25 Aralık 2024 Çarşamba

KİTAPLARLA TANIŞMAK (BİR ANI)

 



İlkokul beşinci sınıftaydım. Sınıf öğretmenimiz bir ödev verdi. Herkes bir çocuk romanı okuyup sınıfta anlatacaktı. O zamana kadar kitap denilince aklıma gelen şey ders kitaplarıydı. Romanın ne olduğunu dahi bilmiyordum.

Babam akşam eve gelince öğretmenimizin bir çocuk romanı istediğini söyledim. Elazığ’a gideceğim gün yaz bana alırım dedi. Babamın Elâzığ’a gittiği gün eve gelmesini dört gözle bekledim. Nihayet elinde siyah bir poşetle apartmana girdi. Kitap Kemalettin Tuğcu’nın Fırtına gecesi kitabıydı. Kitabın ismi bile beni içine çekmeye yetmişti. O kalabalık evde sessiz köşeler aradım okumak için. Kendime ait ilk çocuk romanım, o ilk okuma heyecanım, bir kitabın beni ilk sürükleyişi... İnanılmaz bir lezzet hissetmiştim. 

Bu ilk kitap babamın bazı akşamlar anlattığı hikayelerden sonra hayal dünyamın kapılarını açan ikinci anahtar olmuştu. 

Kitabın sonuna yaklaştığımda içimi şiddetli bir merak kaplamıştı. O son sayfaları sessizlik içinde okumak için herkes uyurken uyanmıştım. Kitabı bitirdikten sonra hissettiğim o hüzünlü mutluluğu hala unutmadım. Bir hikâyeye şahitlik etmenin huzurunu tatmıştım ilk kez. Başrolü o kadar içselleştirmiştim ki günlerce onu düşünmüştüm. 

Kitabı okuduktan sonra elimden bırakamadım. Bazı yerlerini yeniden okudum, sayfalarını çevirdim. Kapağını inceledim. Ta ki babam yeniden Elazığ’a gidene kadar. Babam artık Elazığ’a her gidişinde eline bir not tutuşturdum: ‘bir çocuk romanı istiyorum, Kemalettin Tuğcu Fırtına gecesini okudum onu alma’ 

Altıncı sınıftayken bir gün yine bir kitap istedim. Kitapçı bu kez Ahmet Günbay Yıldız’ın Yanık buğdaylar kitabını göndermiş. Evimizin teras katında dağlara ve yemyeşil buğday tarlalarına nazır saatlerce o kitabı okuduğumu hatırlıyorum. Ve o anın lezzetini. 

Kitaplarla böyle tanıştım. Kitaplarla tanışana kadar, çocuk kalbimle aşamadığım her duyguyu annemin çeyiz sandığının kenarında ağlayarak sağaltırdım. 

İnsan bedeni büyüyüp gelişse de o küçük çocuk hep içindedir. O çocuk ölene kadar sevilmek, keşfetmek ve öğrenmek ister. Yeter ki içimizi kemiren geç kalmışlık hissinin bir aldanış olduğunu fark edelim. İçimizdeki çocuğa elimizi uzatalım. Onu kitaplarla tanıştıralım. Yeni dünyaların ve düşüncelerin arasında gezdirelim.

Bahar Gök Barman

22.08.2024

KAYIP EV (DENEME)

  



(bu yazı bir yasın dışa vurumudur )



Eve hangi yoldan döneceğimi bilmiyorum. O kadar yabancıyım ki her sokağa. Hangi sokağa ucundan baksam ilk kez görüyormuş gibi hissediyorum. Nefesim kesilecek gibi oluyor. Kimi aramalıyım? Aklımdan hiç kimse geçmiyor.  

 

  Yanımdan geçen insanların yüzleri bana nasıl da benziyor. Ürkünç bir haldeyim. Ya kafayı sıyırdım ya da fazla panikten hayal görüyorum. Kimseye çarpmamalıyım. Kimse ile konuşmamam gerek.  

 

  Kaç sokağın önünden geçtiğimi saymadım. Elimdeki akıllı saatten adımlarıma baktım; 11594 adım atmışım. Her adım bir gün gibiydi. 11594 gün kaç yıl yapar ki? 

 

  Tüm sokakları, adımlarımın altında ezerek tükettim. Kalp çarpıntım biraz normale döndü. Büyük bir denizin önünde durdum. Azıcık dalgalı, mavi ve güvenilir. Öyle ki atsam kendimi, bir anne gibi şefkatle sarılacak sanki bedenime. Ninniler söyleyecek bana. Ama ben yine de aldanmamalıyım. 

 

  O huzur soluklanmalarımın ardından büyük bir dalga vurdu kumlara. O dalgayla beraber kalbimin rengi, yönü ve duygusu değişiverdi. Koca denizin önünde, kafesteki bir kuş gibi çırpındım. Birbirine karışan sesler duydum. Dalgaların sesine karışan bir yığın ses. O anda arkamda bir kalabalığın olduğunu anladım. Bir süre bu kalabalığı izleyerek neler olduğunu anlamaya çalıştım. Sesler içimde yankılanarak dağıldı etrafıma.  

Şu hıçkıra hıçkıra ağlayan kadın, kelimeleri elinden alınmışçasına susan diğer kadın, bir kenarda içinden yanarak dua eden kadın, ağlamadıkça gövdesinden boğazına doğru su dolan kadın, her işini zamanın sahibine bırakan o sakin kadın ve iki tabut arasında 1460 kez koşan kıvırcık saçlı küçük kız çocuğu. Her adımı bir gün gibiydi. 1460 gün kaç yıl yapar ki? 

 

 Bütün bunların benimle ne ilgisi var. Neden sancısını bu denli içimde hissediyorum bu kadınların? Neden sesler içimde yankılanıyor? 

 

  Islak kumlara yığılıp kaldım. Gövdemden boğazıma doğru su dolmasın diye ağladım. Oradan hemen uzaklaşmak istedim ama beceremedim. Dalgaların dinmesini ve tabutların gitmesini bekledim. Bekledikçe, su alan kalın yeşil bir sünger gibi ağırlaştığımı hissediyordum. Tek çare ağlamak. Yoksa boğulabilirim. 

 Tam ellerimle gözyaşlarımı silecekken parmaklarımdan sarkan dallar gördüm. Baş parmağımdaki dal, taba rengine dönen son yaprağını döktü gözlerimin önünde. Orta parmağım üzerinden kış mevsimi geçmiş gibi yapraksız ve soğuk. Üstelik rüzgâr da sadece ona doğru esiyor. Yüzük parmağım gür ve yeşil yapraklarıyla orta parmağıma doğru eğik.  Serçe parmağıma baharın nefesi yeni yeni değmiş gibi.   

 

  Hayretler içinde mevsim geçişleri yaşayan parmaklarımı izlerken eğilip işaret parmağımı öptüm. Zamanın önemini yitirdiği bir yerlere işaret ediyor gibiydi. Ya da zaman üstü bir yerlere.  Düşecek olsam işaret parmağım tutup kaldıracak sanki.  

 

  Bakışlarımı hızla parmaklarımdan çektim. Kıvırcık saçlı kızın iki tabut arası adımlarından ve tüm o kadınlardan çok sıkıldım. Bu sıkıntı o tanıdık sıkıntı değildi. Tüm zıt hislerin el ele tutuştuğu bir uçurumun kenarında yürümek gibiydi. Hangi duyguya tutunacak bir dal bulmalıyım şimdi? İçimdeki adımlarla yarışacak kadar duyguyu ne zaman edindim? Şükür ki soru sorabiliyorum. Sorular da olmasa kendime yabancı kalacağım. Kolay değil insanın kendine yabancı kalması. Düşünsene, kaçmak istesen mümkün değil. İnsan kendisiyle ya kangren olmuş bir uyumsuzluk ya da huzurlu bir teslimiyet içindedir. Söylemek ne kolay!  Söylemek her zaman kolaydı.  

 

  Ağlamadıkça gövdesinden boğazına kadar su dolan kadın kendini hareketsiz bir çırpınışa teslim etti gözlerimin önünde. İçini görmesem ne kadar güçlü kadın diyeceğim. Halbuki en güçsüzü o.  Tam o sırada kıvırcık saçlı küçük kız çocuğu ile göz göze geldim. Fark edilmek hiç hoşuma gitmedi. Koşmaya başladım. Elimde değil, koşarken arkamı dönüp durdum. Uzaklaştıkça yakınlaşıyor gibiydim. O ürkek kız çocuğunun gözleri aklımdan bir türlü çıkmadı.  

 

  O küçük kızdan ve her şeyden çok uzaktaydım artık. Ama soluğunu hissediyordum içimde. Bu nasıl olur?   Eve dönmek istiyorum. Eve nasıl gidilir? Kaç adımda, kaç yılda? Çok yoruldum.  

 

  Nihayet bir bank çıktı karşıma. Azıcık soluklandım. O sırada Gencecik bir kadın gülümseyerek yanımdan geçti. Ben de ona gülümsedim. Bir şey vermeyi unutmuş gibi geri döndü ve bir sandviç uzattı bana. Teşekkür edip aldım. Hiçbir şey demeden gitti. Çocukken annem de bu sandviçin aynısını hazırlardı. Daha sokağa çıkmadan o sandviçi ikiye bölerdim. Yarısını kan kardeşim Ayşe’ye uzatırdım 

 

  Üç tane güvercin kondu önüme. Sandviçi onlarla paylaştım. Bir tanesi sağ bacağıma kondu. Onun adını Ayşe koydum. Diğerleri sadece güvercin.  

 

  Bankın az ilerisinde mavi çiçekli bir tabela gördüm.  Evindesin, yazıyordu. Alnımın ortasında bir pencere açılmış gibi hissettim. İçimi korkulu bir huzur kapladı. Ayşe uçtu, güvercinler de.  

 

  Elimdeki sandviçi banka bıraktım. Hızlıca yürümeye başladım. 11636 adım attım  Her adım bir gün gibiydi. 11636 gün kaç yıl yapar ki?  

 

 Evimde miyim?  

 

  Gökyüzü beyaz bulutlarla doldu. Ardından ferahlatıcı bir yağmur yağdı. Kalbime kadar ıslandım. Güneş açtı tepemde. Parmaklarıma bahar geldi. Gölgem uzadıkça güzelleşti. Gölgemin alnına tüm ülke sığdı. Kıvırcık saçlı küçük kız çocuğu da. Evimdeyim.  


Bahar Gök Barman 

 

 

 

 

DOSTA MEKTUP 2

Sevgili Dost, 

 Dünya ağrısı susuzluğumu çoğalttı. Telaş içinde koşarken ruhum aç kaldı. Üstüm başım toz, çamur.   

Sensiz aşamam içimdeki çölleri. Ulaşamam vahaya. Kavrulurum çöl sıcağının altında. Bulamam gölgelik. 

 Sensiz çıkamam kendimden kendime inşa ettiğim kuyulardan. Kuyuları kelamın aydınlatır.  

Sen huzuruna almak istediğini uyandırmak için bahaneleri süsleyensin. Gönle gece gündüz tatlı nağmeler fısıldayansın.  

Kalpleri sesin mutmain eder.  Senin sesin kalbime nefesinden bir rüzgar bırakır. Senin sesin kalbime bahar yağmurlarını hatırlatır. Ölüm can bulur sesinle. Senin sesin çöllere yeşil vadiler giydirir. Ayrık otlarından sesinle temizlenir kalp bahçeleri.  

  Sabah olunca güneşliği açıp ışığı içeriye davet eden bir annenin evladını uyandırması gibi uyandırdın beni her seferinde. Öyle şefkatli öyle sevgilisin. 

Yağmur altında sırılsıklam olma korkusuyla yürürken yolumda, genişçe bir şemsiye tutar gibi kalbime, beni korkularımdan emin eyledin. 

Aşamam dediğim denizlerin dalgalarından, derinliğinden koruyup sahile ulaştırdın. 

Bir bardak suda boğulurum sandım. Alevi dumanı olmayan yangınlardan kurtulamam, dedim. Yalnızlığı teklik sandım. Karanlık köşelerimde ışık yok sandım. Gölgede çok bekledim, üşüyünce güneş yok sandım. Okyanusta suyu arayan balık gibi seni aradım.  Bilmeyi anlamak sandım. Halimi görüyorsun.  Sanmalarımla kırık döküğüm. Kıran da benim döken de.  

Sevgili Dost, yaş aldıkça yürünecek yollar uzuyor sanki. Zaman kibritin ucundaki ateş kadar hızlı ilerliyor. Hızlı olan her şeyin ortasında bir koşu bandındaymış gibi hissettiren halimle baş başa bırakma beni. Yollar seninle kat edilir. Seninleysem güzelleşir manzaram. Seninleysem Dost!  Sen hep benimlesin şüphe yok. Beni de hep seninle eyle.  

Seninleyken içime gökler kadar umut doluyor. Elimden bir inci tanesi gibi kayıp giden yılların hüzün bulutları dağılıyor göğümde. Seninleyken içimdeki kuşlar hürce uçuyor. Seninleyken korkmuyorum Dost! 

28.11.2024 

DOSTA MEKTUP 1





Sevgili Dost 

Öyle dağınığım ki kendimi bir araya getirmeye güç yetiremiyorum. Yıllar film şeridi gibi geçiyor gözlerimin önünden. Geride kalan zamanı düşündükçe Fırat nehri kadar gözyaşı doluyor içime.  

Beni bir nehre dönüştüren bu hüzün hangi kırgınlıktan doğdu, bilmiyorum. Gözlerden uzak savaşlar veriyorum. Bir hamur gibi yoğuruyorum yaşamı yelkovan ile akrep arasında. Kıvamı bir türlü tutturamıyorum. Sular tam duruldu diyorum. Ansızın dalgalar vuruyor sahile. Bir kıvılcım sıçrıyor kalbimden bedenime. Her yanımı sarıyor. Dalgaların ve kıvılcımların arasında yeniden doğuyorum.  

Ne hal üzere olursam olayım hep seni buluyorum yanımda. Nereye dönsem aydınlığın kucaklıyor beni. Annesinin gittiği istikametin tersine ısrarla yürüyen bir çocuk gibiyim bazen. Geri dönmemi şefkatle bekliyorsun. 

 Koşuyorum sana Ey dost! Sana koşmayacaksam niye var oldu bu uzun yollar. Niye var bunca ölü toprağın üstünde ve altında. Neyi anlatıyor sessizliğe bürünmüşlere ev sahipliği yapan toprak, taşıp duran sular, diyardan diyara nefes taşıyan rüzgâr, tarihi resmeden nehirler... Niye varım ey dost sana koşmayacaksam her düşüşümde, her düşme ihtimalimde.  

 İçimde sağır ve dilsiz rolü oynayarak dünyaya kanmaya çalışan parçama rağmen şikayetçi değilim. Hiç durmadan uğultular çıkarıp kelimeleri kara bir dumanla saran o meşum sese rağmen şikayetçi değilim.  

Gamsız bir ömre tercih ederim sana koşturan her sapağı, her dönüşü, her sızlanışımı. Dünyanın lezzetinden doğan kahkahalara tercih ederim tadımdan tuzumdan eksilten ama sana yakınlaştıran her hali.  

Yaşamak belki de böyle bir şeydir Dost. En karanlık nokta aydınlığa en yakın olandır. En iyi düşen en güzel kalkandır.  

Ağlamak belki insanlığımı muhafaza eden Zülfikar kılıcıdır. Ruhumun gülme şeklidir.  İçimdeki o nadide ayna parçasının paklanmasıdır. Hüzün ruhun saadet makamıdır belki. Aşkın güz mevsimi ve kış arasında yaptığı yolculuktur. Hüzün belki de kalbin kıvamını dengede tutan bir ölçektir Dost. 

 Öğrendiklerim arttıkça bilmediklerim çoğalıyor dost. Nefsimi tanıdıkça yeniden topluyorum dağılan odalarımı, birbirine karışan duygularımı. Seni tanıdıkça azalıyor korkularım. Dağlar ölümlüdür diyorum. Yaslanılmaz. Dosta yaslıyorum kendimi alnımın tam ortasından.  

 Her bildiğimi bolca unutuyorum. Şefkatinle hatırlat. Huzurunda vermem gereken derslerin farkındayım. Sensiz yapamam. Bırakma alnımı Dost.  

Bahar Gök Barman 

13.11.2024 

En yeni

İÇERDEKİ KİTABI OKUMAK

Penceremin hizasında, boynunu sokağa doğru eğip etrafı aydınlatan sokak lambası tanır beni. Onu izlerken hüzün denizine nice göz...