2 Haziran 2026 Salı

İÇERDEKİ KİTABI OKUMAK

Penceremin hizasında, boynunu sokağa doğru eğip etrafı aydınlatan sokak lambası tanır beni. Onu izlerken hüzün denizine nice gözyaşı akıttım. Bir örümcek, hiç usanmadan senelerce sokak lambasına yuva yaptı; fırtınalara rağmen pes etmeden… Sanki “Sen de pes etme.” der gibi… Benim için sokak lambası bir teselli, örümcek içinse bir yuvaydı.

Günler, okunması gereken tek kelimelik sayfalar gibi geldi geçti. Okurken anlayamadığım o tek kelimelik sayfaları sonradan idrak edebildim. Anladım ki bazı sayfalar, hemen anlaşılsın diye yaşatılmaz insana; yaşanırken sırdır, zaman akıp geçtikten sonra açığa çıkar.

Şu aralar görebiliyorum:

Eksiklik diye adlandırdığım her şeyin aslında bir tamamlayıcı olduğunu…
Yok sandığım birilerinin ya da bir şeylerin, var olanları değerli kıldığını…
Akan nehirleri görebileyim diye su çukurlarının kuruduğunu…
Göğün bir kapı olduğunu fark edeyim diye önümdeki ahşap kapının kırıldığını…

Dışarıdaki alevler yakıp yıkarken, insanoğlunun içine düşen ateşin onu olgunlaştırdığını…
Susuz kalan çiçek kururken, susuz kalan insanın arayışlarını çoğalttığını…

Şimdilerde idrak ediyorum:

Acı, göğsün orta yerine konan büyük bir buz kütlesi gibi, yavaş yavaş erirken; soğuğuna rağmen yakıyordu. Daralan göğse sıkışıyordu zaman… Yavaş ve uzun…

Sevinç ise bir bahar sabahı, yemyeşil tarlaların arasından geçen tren gibiydi; hızlı ve tadımlık…

Acıların içinden teslimiyetle geçebilen insanlar, sevinç vagonunda muhteşem anları resmedebiliyordu. O resmedilen anların adı şükürdü.

Anladım… Şükrü çok olanların göğsüne buz kütlesi de otursa, eriyen buzların altından doğan mevsim bahardı.

Anladım… Sızılar ve dertler olsa da eşikler farklıydı: umut eşiği, şükür eşiği, aşk eşiği, acı eşiği…

Anladım; ne kadar anlarsa anlasın insan, aynı yerden yeniden anlamaya muhtaçtı.

Ne kadar bilirse bilsin insan, bildiğini nakışlı bir gömlek gibi giyebilmek için, o gömleği daha önce giyebilen insanların ayak izlerini kaybetmeden yol almalıydı.

18 Mayıs 2026 Pazartesi

Gögercinim

Sübbûhun Kuddûsün Rabbünâ ve Rabbü’l-melâiketi ve’r-rûh…” 

Yetişmeliyim, dedim kendi kendime. Geç kalırsam endişelenir. Herkes çocuğunu alıp giderken o sınıfta öğretmeniyle tek başına kalırsa üzülebilir. Zamanında orada olmalıyım.
Bütün bu düşüncelerle alışverişten ayrılıp okula doğru hızlı adımlarla yürürken, ana yola bağlanan bir ara caddenin ortasında ölü bir güvercin gördüm. İstemeden yürüyüşüm hızlandı.
“Allah’ım… Ne olur, ölmüş olsun.”
Ya hâlâ ölmediyse? Ya şu an acı çekiyorsa?
Belli ki araba çarpmıştı. Bedenim o ara caddeden uzaklaşmıştı ama vicdanım orada kalmıştı.
“Öldüyse kenara almalıyım,” dedim içimden. “Daha fazla ezilmemeli. Ölmediyse de hiç olmazsa yolun kenarına almış olurum.”

Yaşarken Allah’ı zikreden; görüntüsüyle, sesiyle insana huzur veren bir canlının bedenini yolun ortasında mı bırakacaksın?

Bir anda geri döndüm. Hızla yürürken bir yandan da onu neyle kaldırabileceğimi düşünüyordum. Etrafıma bakındım. Elimdeki kargo poşetini açtım. Satmak için sipariş verdiğim bebek bandajlarını çantama boşalttım.

“Sübbûhun Kuddûsün Rabbünâ ve Rabbü’l-melâiketi ve’r-rûh…”

Kimden duymuştum, bilmiyorum. Ama duymuştum işte… Güvercinlerin zikriymiş bu. Güvercinlerin çok olduğu yerde huzur olurmuş. Ömrü Allah’ı zikirle geçmiş bir güvercin…
Bir an içimden geçti:
“Gögercinim…”
Tabii ya. Babam bana öyle derdi. “Gögercinim” diye severdi beni.
Kargo poşetini yırttım, genişlettim.
Ölmüştü.
Kafası yoktu.
Kanatlarıysa hâlâ ipek gibiydi. Pasparlaktı. Hâlâ güzeldi.
Çöp konteynerinin üstündeki kasayı aldım. Güvercini  ite ite kaldırımın kenarına getirdim. Kargo poşetiyle tutup cesedini kaldırdım, konteynerin üzerine koydum. En azından daha fazla ezilmeyecekti. Bir zamanlar uçarken hayranlık uyandıran o güzel kuşun, yolun ortasındaki o yürek burkan hâlini artık kimse görmeyecekti.
Sonra hızla ayrıldım oradan. Oğlum beni bekliyordur.
Ya geri dönmeseydim?
Ya basıp gitseydim?
Kafası ezilen o güvercinin kanatları da ezilseydi…
Ya içimdeki “geri dön” emrine uymasaydım?
O huzursuzlukla nasıl yaşardım?
Tam okula girecekken iki güvercin tepemde dönüp durdu. Sanki dostlarını caddenin ortasında bırakmadığım için teşekkür eder gibiydiler.
Güvercine kıyamayıp bedenini caddede yok ettirmeyen Allah… Teşekkürü alan kusurlu kul.
Birkaç gün sonra bir mesaj aldım.
Zilhicce ayında çekilecek tesbihler…
“Sübbûhun Kuddûsün Rabbünâ ve Rabbü’l-melâiketi ve’r-rûh…”
Mayıs 2026
Liverpool 


9 Mayıs 2026 Cumartesi

DOSTA MEKTUP 16


Uzun zaman oldu sana mektup yazmayalı Dost…
Dünyanın telaşı arasında çalkalanıp duran aklımın ve hislerimin tek dermanı sensin. Kalbime çöken sislerin şifası da sensin. Yaralarımı iyileştiren de sensin.
Ben acizim Dost… Bu yüzden hep dağılır bir köşem. Sen toparlayansın; toparla beni.
Ben eksiğim Dost… Bu yüzden yarım yamalaktır her hâlim. Eksikliklerimle kapındayım. Sen tamamla içimi de dışımı da.
Çocuktum… Bizde bir dua kaseti vardı. Esmalarınla öyle güzel dua ediyordu ki seslendiren kişi… Oturup tek tek not almış, kendime bir dua defteri yapmıştım. Ne güzel bir defterdi o… Şimdi içimde bir akarsu gibi akıyor o günlerin hissi.
Sana dua etmenin güzelliğini küçük bir çocukken nasıl tattırdıysan gönlüme, aynı duygularla evlatlarımın gönlünü de kuşat Allah’ım.
Onları salih kullarından eyle. Helal kazancı önemseyenlerden eyle. İyi insanlarla karşılaştır, hayırlı dostluklar nasip et. Rızıklarını bereketli eyle Ya Kerîm…
Bir anne olarak eksik kaldıysam, sen tamamla eksik bıraktığım yanları.
Allah’ım, onları takva sahibi eyle. İki cihan saadeti ver. Her türlü kötü niyetli insandan, kötü sözden, iftiradan muhafaza eyle. Onları maddi ve manevi yönden güçlü kıl. Çok güzel kullarından eyle Allah’ım… Âmin.
Allah’ım, hak ismin hürmetine ailemi koru. Beni de koru. Beni ve ailemi iyilikte, doğrulukta ve istikamet üzere sabit kıl. Kaybedenlerden eyleme bizi.
Nefsin hastalıklarına şifa ver Rabbim.
Hased edenin şerrinden muhafaza eyle.

Bahar Gökbarman 
10.05.2026

5 Mayıs 2026 Salı

HATIRLAYIŞ

Daha iyisi olmayacaktı. Yaşayabileceğin hayatın en iyisini yaşıyorsun. Zorluklar gaza basıp sökün edince manzarayı seyredemiyorsun sadece. Sis çöküyor güldüğün anlara, lütuf denizinde yüzdüğün zamanlarına. Annenin, cennet nehirlerinden yaratılan sesine...
Daha harikası olmayacaktı. Bu düşüncenin sebebi, kendine varlık giydirmen. “Ben yaptım,” diyorsun içindeki en hassas köşende. “Ben karar verdim, ben seçtim; benim yüzümden olmadı ya da oldu...”
Beş saniye önce hatırlatılanı ne çabuk unutuyorsun. Senin dünyaya gelmeni murad eden var. İlk yaratılan ile sana nakışlı bir kaderi yazıp inci diye boynuna takan var. Beslenmeye muhtaç bir bebekken göğsü şefkatle dolu bir kadını üstüne titreten var. Kalbini evirip çevirip sana aşkı yaşatan var. 
Lütuflar ve hediyeler ile sana daima inayet eden bir Allah var. Fakat sen unutuyorsun. Çünkü gündüzü de geceyi de yaratan Rabbin, bazen geceye maruz bırakıyor kalbini. “Çok ışık yaktım. Hadi şimdi ışığı sen bul, sen tut ucundan meşalenin. Yeniden gel lütuf denizime,” diyor.
O anda, beş saniye önce annesi ile beraber olup birkaç adım sonra annesini kaybeden çocuk gibi ürküyorsun. Ne kenarda yanıp sönen meşaleyi görüyor gözlerin ne de her an seninle olanı hissediyor kalbin.
Allah seni sabırla bekliyor. Bazen yapamıyorsun. O ise kalbinde şefkatiyle, merhametiyle meşale yakıyor. Kerem sahibi çünkü O. Latîf, Rahman ve Rahîm...

Bir terazi var içinde. Bir tarafında dünya, öteki tarafında ahiret olan. “Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünyaya, yarın ölecekmiş gibi öteki dünyaya çalışın,” diyor aşk dolu bir ses. Dengeli bir yaşama çağırıyor seni; sadece sözde değil, yaşam stiliyle, duruşuyla...
Yaşanabilecek tüm acıları yaşıyor, daha göçmeden evvel. Anneciğini veriyor toprağa... Henüz dünyaya gelmeden babacığını... Sonra baba yerine koyduğu dedeciğini, yol arkadaşını, çok sevdiği amcasını, evlatlarını sıra sıra... Bilmem kaç savaş sığıyor altmış üç yıllık ömrüne. Hepsi Allah için, hepsi aşk için...
Hep affediyor... Gözü yaşlı, yüzü güleç... “Denge,” diyor; aşkın ta kendisi...
Tüm hüzünlerin, sevinçlerin, dünyalıkların ortasında dengeyle yürümeyi gösteriyor. 

Sen bazen çok sarsılıyorsun ya hani... Öyle çok büyük kayıplara gerek yok. En ufak şeyde bile terazinde depremler geliyor meydana. Dünya tarafı ağırlaşıyor ya hani terazinde; o ağırlığı omuzlarında, göğsünün tam ortasında, zihninde hisseder oluyorsun. İçindeki Muhammedî nuru unuttuğun için oluyor hep. Onu anmadığın için kalkamıyorsun altından pamuktan yüklerin...
Secdelerde ağlamayı geciktiriyorsun öyle zamanlarda. Önce herkese koşuyorsun “Medet, medet,” diye... Şikâyetleniyorsun hatta. Asıl gitmen gereken randevuyu hep geciktiriyorsun. 
Allah’tan Allah merhamet ediyor da buluşturup azalarını suyla, koşuyorsun yeniden O’na... Terazin dengeleniyor. Ağırlaşan dünyan, secdeye değen alnınla hafifliyor. Kanatsız havalanıveriyor kalbin. Ferahlıyorsun...
Ne yapacağız böyle seninle? Senden mükemmel olmanı beklemiyorum da, hiç olmazsa terazinde doğruluğu, doğrulukta istikameti isteyelim... Duamız olsun bu:
İstikamet, Ya Rabbi...
Bırakma, Ya Rabbi...
Merhamet, Ya Rabbi...
Yıka, Ya Rabbi, Gaffar denizinde,
Affuv denizinde,
Tevvab denizinde...
Ben hiç savaşa katılmadım, Rabbim. Fakat gözle görünmez bir savaşım vardı hep. Yürürken, uyurken, uyanıkken, ağlarken ve gülerken...
 Yaşarken bir savaş vardı içimde. 
İçimde zuhur eden elvan duygularla savaştım; kırılmasın diye terazi. 
Kırılmasın diye, dünyaya gönderirken benden muradı olan...
Onu da başaramadım, Rabbim.
Kapındayım...
Kapın tacımdır. Kapın kılıcımdır. Kapın kalemimdir. Kapın sevdamdır...

Bahar Gökbarman
05.05.2026

25 Nisan 2026 Cumartesi

içimizdeki Zezè

Şu köşede azıcık yalnız kalmama izin verirseniz, yerinden çıkıp masaya dağılmış klavye tuşlarına benzeyen duygularımı toparlayabilirim. Güneşli bir günde bir fincan kahve içip bir hurma yemek, yüzde beş olan şarjıma priz ve şarj aleti etkisi yapabilir.
Siz sabah uyanınca neler yapınca bakımlı hissediyorsunuz? Ben, abdest üzerine karanfilli el kremi sürünce kendimi pambık prenses gibi hissediyorum.
Sizin de zihninizde tükenmez kalemle yazılmışçasına silinmeyen ve her sabah yenilenen bir yapılacaklar listesi var mı? O listede en çok neyi ihmal ediyorsunuz? Ben en çok kalbime iyi gelen eylemleri ihmal ediyorum. Bu yüzden tüm sayfaya tik de atsam, günün sonunda o listeye Türk kahvesi dökülmüş gibi hissediyorum.
Zor günler geçirdiğinizde çocukluğunuzdaki hangi insanı düşünüp durursunuz? Kim gelir rüyalarınıza? Benim kalbim daralınca annem gelir rüyama. Güzel sesiyle daralan köşelerine çiçek tohumları atıp gider. Eğrelti otu gibi boy veren kaygılarımı bazı geceler Rabbim annemin sesiyle temizler.
Onsuz yeryüzünde dokuzuncu bahar. Fakat annem, içimdeki mevsimlerde beni hiç bırakmadı. Anne kelimesi Güneş’e ne kadar benziyor. Güneş, insana Allah’ı ne güzel hatırlatıyor.
Çok konuştum, azıcık da Zezé ve Adam konuşsun.
“Hele güneş, Zezé. Tanrı’nın güneşi. Tanrı’nın en güzel çiçeği. Tohumları sıcacık saran, yeşerten güneş.”
Her şeyi olgunlaştıran güneş… Mısıra rengini veren, nehrin sularını berrak hâle getiren.
“Tanrı’nın güneşi bu kadar güzelse, bir de ötekini hayal et.”
Şaşırıp kalmıştım.
“Öteki mi? Öteki güneş mi? Bildiğim tek güneş bu, o da zaten kocaman.”
“Daha da büyük, başka bir güneşten bahsediyorum. Her birimizin yüreğinde doğan güneşten… Umutlarımızın güneşinden… Düşlerimiz uyansın diye göğsümüzde uyandırdığımız güneşten.”
“Adam, sen de şairsin, değil mi?”
“Hayır. Sadece güneşimin önemli olduğunu senden önce fark ettim, hepsi bu.”
“Ya benimki?”
“Senin güneşin hüzünlü, Zezé. Yağmur yerine gözyaşlarıyla kuşatılmış bir güneş. Sahip olduğu gücü, yeteneklerini henüz kavrayamamış bir güneş. Senin bütün anlarını henüz güzelleştirememiş bir güneş. Küçük, biraz mızmız bir güneş.”
“Yapmam gereken ne?”
“Pek az şey. İste, yeter. Ruhunun pencerelerini aç, birtakım nesnelerin ezgileri içeri dolsun. Sevgi dolu anların şiiri…”
Siz de arada bir içinizdeki Zezè ile konuşuyor musunuz? Çok akıllı olanlar konuşamıyormuş. Biraz deli olmak ne harika bir nimet. Aklın geri kalanını koruyor.
23 Nisan kutlu olsun Zezè'm. 

23.04.2026
Liverpool
Bahar Gökbarman
 

14 Nisan 2026 Salı

35'E VEDA

Bir sinema salonundayım. Tüm koltuklar boş. Ben ise en arkada, ortalara yakın bir yerde oturuyorum. Film başlıyor.
Yirmi yedinci yaşım… Çok ağlatıyor beni.
Otuz birinci yaşım da öyle.
Hasreti, sarı birer vatka gibi omuzlarımda taşıyorum.
Sonra otuz dördüncü yaşım yükleniyor; kalbimden bütün bedenime yayılıyor.
Allah’ı kaybetmekten ödüm kopuyor.
Allah’ı kaybetme korkusunun ne demek olduğunu o yaşımda öğreniyorum.
Şaşkınlıkla kalakalıyorum.
Ölüyorum ve diriliyorum. Ölürken bulaşık yıkıyorum. Kitap okuyorum. Bebeğimi besliyorum. Ölürken yaşıyorum yani. Dirilirken de öyle. Yaşamak; ölürken de dirilirken de üç saniyelik bir rüyaya benziyor.
Kılıç kuşanıyorum.
Yaralanıyorum… ve yaralıyorum.
Yaralanan da, yaralayan da hep benim.
Yoruluyorum. Hem de çok. Yorulan da yoran da benim.
Yorgunluğumun karşısında ağırlaşan bir toprak gibi hantallaşıyorum.
Kaybolup gitmiyorum ama… Allah tutuyor.
Otuz dördüncü yaşıma veda ediyorum.
Otuz dördün Baharıyla göz göze gelmemek için direniyorum.
Ardından otuz beş geliyor.
Dalgalar duruluyor…
Ama yeniden kabarmayacaklarına dair hiçbir garantim yok.
Yaralar kabuk bağladı.
Ama bazen yürürken ansızın açılıyor.
Geçen seneler sızıyor o yerden. Akışına bırakıyorum. Sızan sizsin. Kabuk bağlamak isteyen bağlasın.
Tahammülüm yeniden şekilleniyor; bunu, artan tahammülsüzlüğümden anlıyorum.
Güzel şeyler oluyor. Kitap okuyorum, kahve içiyorum. Konuşmasını uzun zamandır beklediğim oğlum cümle kurarken, şükürden sesim titriyor. Yeni şeyler deniyorum. Minik bir iş kuruyorum; adına “Allah’ın inayeti ve inayetinin emeği” diyorum. Bol bol yürüyorum. Sağlıklı bir beslenme düzenine geçiyorum.
Geçmiş yaşlarımdan birinde verdiğim irade savaşının bana kattığı “pozitif irade gücü”nü fark ediyor ve şükrediyorum.
Ama zihnim dağınık. O dağınıklık arasında sürekli yeni bir kitaba başladığını sonradan fark ediyorum. Yedi kitabı Bir arada götürerek bitirmeye çalışıyorum.Bir yere yetişmeye çalışırken, diğerine yetişemiyorum.
Evin en küçük üyesiyle (3 yaş) sabah yedi sularında başlayan hikâyemiz, neredeyse her akşam sekiz buçuğa kadar devam ediyor.
Arabanın tekerini çıkarıyor, geri takılamayınca bunu bir hobiye dönüştürüp ağlıyoruz. Aylardır kullandığımız suluğun neden mavi olmadığını sorgulayıp oturup ağlıyoruz. Önce suluğa su dolduruyoruz, ardından “su değil, süt” diyoruz. Sütü doldurunca da “çok doldurdum” diye yine oturup ağlıyoruz.
Arabalı olmayan pijama, atlet ve külotu giymemek için sonuna kadar direniyoruz. Hem tuvalete gitmek istiyor hem de gitmemekte ısrar ediyoruz. Muzun çikolata olmadığını fark edince de ağlıyoruz.
Sarılınca tüm ağlamaları unutuyoruz.
Göz çevremdeki minik çizgileri fark ediyorum. Sakaklarimda yirmiuc nisan çocuğu gibi sıraya dizilen aklarımı da..
Nisan ayları ard arda geliyor sanki. Her ay yeni bir yaşa giriyormuş gibi hissediyorum. Kaç yaşında sonra saymayı birakiyoruz. Ya da sevdiğimiz bir yaşı alıp göbek adı olarak her yaş kullanabiliyor muyuz? Bu sene de 35 olabilir miyim?

15.04.2026

10 Mart 2026 Salı

Mahcup Bir Naat


Bir kez gözlerini görsem
yıkansa gözbebeklerim.

Zihnimin surları temizlense
düşman izlerinden.

Kalbim bir neyzen’e dönse
uğruna.

Her köşeme yerleşse
sesinden yayılan rayiha.

Yerden toplasa gözlerin
gözlerimi.

Göğsümdeki yalazlar
bir bakışınla sönse.

Ölmeyi ve dirilmeyi
gözlerinden içsem.

Giydirseler kalbimi
ihsanın ile.

Kuşatılsa her köşem
aşkının erinciyle.

Af dilesem
incittiğim kelimelerden.

Af dinlesem
kalbimden ve sahibinden.

Hangi cennet nimeti
doyurabilir aşka âşık olanı?

Hangi göz yerini alabilir
sonsuzluğa açılan gözlerinin?

Karanlıktan doğan hangi perde
yırtılmaz gözlerinle?

Hangi hasta iyileşmez
sesinin nefhasıyla?

Mahcubum.
Hırkamın altında
gizliyorum kırık kanatlarımı.

Marallar su içerken
yaralandı bahçemde.

Mahcubum.
Yalınayak
çöllere düştüm.

Uğruna yaratılmadığım
çaresizlikler giydim.

Çölden, vahadan,
çalıdan ve gülden geçtim.

Mahcubum.
Hırkamın altında gizliyorum
göğsüme batan çöl çalılarını.

Duvarları yıkıldı
ülkemin.

Sesler
kılıç kuşandı içimde.

Ellerimde
kalemden bir kale.

Karşımda
kelimeleri kalbimden söküp
fırlatan benliğim.

Mahcubum.
Kapına geldim
ama çok geciktim.

Kurban ettim
uğruna bıraktıklarımı.

Kefaret ummanına
gözyaşlarımı dizdim.

Gelmek istesem
gelemem.

Çalamam
kapını.

Gizlenip
ağaç gövdelerinin ardına
Aşkından yanan vahşi gibi
seni seyreyleyemem.

Habeşistan
ilk şahidiydi
hasretinden yananların.

Gurbette tesellisiydi
Rukiye annemizin
seni yeniden görmek


Mahcubum.
Benliğin ve dünyanın gölgesinde
gurbete düştüm.

Seni görmeden
hasret kaldım.

Adına, adına, adına
yandım.

Ruhumun susuzluğuna
çare sensin.

Ruhum bir ırmaksa
akacağı umman sensin.

06.03.2026



En yeni

İÇERDEKİ KİTABI OKUMAK

Penceremin hizasında, boynunu sokağa doğru eğip etrafı aydınlatan sokak lambası tanır beni. Onu izlerken hüzün denizine nice göz...