(bu yazı bir yasın dışa vurumudur )
Eve hangi yoldan döneceğimi bilmiyorum. O kadar yabancıyım ki her sokağa. Hangi sokağa ucundan baksam ilk kez görüyormuş gibi hissediyorum. Nefesim kesilecek gibi oluyor. Kimi aramalıyım? Aklımdan hiç kimse geçmiyor.
Yanımdan geçen insanların yüzleri bana nasıl da benziyor. Ürkünç bir haldeyim. Ya kafayı sıyırdım ya da fazla panikten hayal görüyorum. Kimseye çarpmamalıyım. Kimse ile konuşmamam gerek.
Kaç sokağın önünden geçtiğimi saymadım. Elimdeki akıllı saatten adımlarıma baktım; 11594 adım atmışım. Her adım bir gün gibiydi. 11594 gün kaç yıl yapar ki?
Tüm sokakları, adımlarımın altında ezerek tükettim. Kalp çarpıntım biraz normale döndü. Büyük bir denizin önünde durdum. Azıcık dalgalı, mavi ve güvenilir. Öyle ki atsam kendimi, bir anne gibi şefkatle sarılacak sanki bedenime. Ninniler söyleyecek bana. Ama ben yine de aldanmamalıyım.
O huzur soluklanmalarımın ardından büyük bir dalga vurdu kumlara. O dalgayla beraber kalbimin rengi, yönü ve duygusu değişiverdi. Koca denizin önünde, kafesteki bir kuş gibi çırpındım. Birbirine karışan sesler duydum. Dalgaların sesine karışan bir yığın ses. O anda arkamda bir kalabalığın olduğunu anladım. Bir süre bu kalabalığı izleyerek neler olduğunu anlamaya çalıştım. Sesler içimde yankılanarak dağıldı etrafıma.
Şu hıçkıra hıçkıra ağlayan kadın, kelimeleri elinden alınmışçasına susan diğer kadın, bir kenarda içinden yanarak dua eden kadın, ağlamadıkça gövdesinden boğazına doğru su dolan kadın, her işini zamanın sahibine bırakan o sakin kadın ve iki tabut arasında 1460 kez koşan kıvırcık saçlı küçük kız çocuğu. Her adımı bir gün gibiydi. 1460 gün kaç yıl yapar ki?
Bütün bunların benimle ne ilgisi var. Neden sancısını bu denli içimde hissediyorum bu kadınların? Neden sesler içimde yankılanıyor?
Islak kumlara yığılıp kaldım. Gövdemden boğazıma doğru su dolmasın diye ağladım. Oradan hemen uzaklaşmak istedim ama beceremedim. Dalgaların dinmesini ve tabutların gitmesini bekledim. Bekledikçe, su alan kalın yeşil bir sünger gibi ağırlaştığımı hissediyordum. Tek çare ağlamak. Yoksa boğulabilirim.
Tam ellerimle gözyaşlarımı silecekken parmaklarımdan sarkan dallar gördüm. Baş parmağımdaki dal, taba rengine dönen son yaprağını döktü gözlerimin önünde. Orta parmağım üzerinden kış mevsimi geçmiş gibi yapraksız ve soğuk. Üstelik rüzgâr da sadece ona doğru esiyor. Yüzük parmağım gür ve yeşil yapraklarıyla orta parmağıma doğru eğik. Serçe parmağıma baharın nefesi yeni yeni değmiş gibi.
Hayretler içinde mevsim geçişleri yaşayan parmaklarımı izlerken eğilip işaret parmağımı öptüm. Zamanın önemini yitirdiği bir yerlere işaret ediyor gibiydi. Ya da zaman üstü bir yerlere. Düşecek olsam işaret parmağım tutup kaldıracak sanki.
Bakışlarımı hızla parmaklarımdan çektim. Kıvırcık saçlı kızın iki tabut arası adımlarından ve tüm o kadınlardan çok sıkıldım. Bu sıkıntı o tanıdık sıkıntı değildi. Tüm zıt hislerin el ele tutuştuğu bir uçurumun kenarında yürümek gibiydi. Hangi duyguya tutunacak bir dal bulmalıyım şimdi? İçimdeki adımlarla yarışacak kadar duyguyu ne zaman edindim? Şükür ki soru sorabiliyorum. Sorular da olmasa kendime yabancı kalacağım. Kolay değil insanın kendine yabancı kalması. Düşünsene, kaçmak istesen mümkün değil. İnsan kendisiyle ya kangren olmuş bir uyumsuzluk ya da huzurlu bir teslimiyet içindedir. Söylemek ne kolay! Söylemek her zaman kolaydı.
Ağlamadıkça gövdesinden boğazına kadar su dolan kadın kendini hareketsiz bir çırpınışa teslim etti gözlerimin önünde. İçini görmesem ne kadar güçlü kadın diyeceğim. Halbuki en güçsüzü o. Tam o sırada kıvırcık saçlı küçük kız çocuğu ile göz göze geldim. Fark edilmek hiç hoşuma gitmedi. Koşmaya başladım. Elimde değil, koşarken arkamı dönüp durdum. Uzaklaştıkça yakınlaşıyor gibiydim. O ürkek kız çocuğunun gözleri aklımdan bir türlü çıkmadı.
O küçük kızdan ve her şeyden çok uzaktaydım artık. Ama soluğunu hissediyordum içimde. Bu nasıl olur? Eve dönmek istiyorum. Eve nasıl gidilir? Kaç adımda, kaç yılda? Çok yoruldum.
Nihayet bir bank çıktı karşıma. Azıcık soluklandım. O sırada Gencecik bir kadın gülümseyerek yanımdan geçti. Ben de ona gülümsedim. Bir şey vermeyi unutmuş gibi geri döndü ve bir sandviç uzattı bana. Teşekkür edip aldım. Hiçbir şey demeden gitti. Çocukken annem de bu sandviçin aynısını hazırlardı. Daha sokağa çıkmadan o sandviçi ikiye bölerdim. Yarısını kan kardeşim Ayşe’ye uzatırdım.
Üç tane güvercin kondu önüme. Sandviçi onlarla paylaştım. Bir tanesi sağ bacağıma kondu. Onun adını Ayşe koydum. Diğerleri sadece güvercin.
Bankın az ilerisinde mavi çiçekli bir tabela gördüm. Evindesin, yazıyordu. Alnımın ortasında bir pencere açılmış gibi hissettim. İçimi korkulu bir huzur kapladı. Ayşe uçtu, güvercinler de.
Elimdeki sandviçi banka bıraktım. Hızlıca yürümeye başladım. 11636 adım attım. Her adım bir gün gibiydi. 11636 gün kaç yıl yapar ki?
Gökyüzü beyaz bulutlarla doldu. Ardından ferahlatıcı bir yağmur yağdı. Kalbime kadar ıslandım. Güneş açtı tepemde. Parmaklarıma bahar geldi. Gölgem uzadıkça güzelleşti. Gölgemin alnına tüm ülke sığdı. Kıvırcık saçlı küçük kız çocuğu da. Evimdeyim.