25 Aralık 2024 Çarşamba

KİTAPLARLA TANIŞMAK (BİR ANI)

 



İlkokul beşinci sınıftaydım. Sınıf öğretmenimiz bir ödev verdi. Herkes bir çocuk romanı okuyup sınıfta anlatacaktı. O zamana kadar kitap denilince aklıma gelen şey ders kitaplarıydı. Romanın ne olduğunu dahi bilmiyordum.

Babam akşam eve gelince öğretmenimizin bir çocuk romanı istediğini söyledim. Elazığ’a gideceğim gün yaz bana alırım dedi. Babamın Elâzığ’a gittiği gün eve gelmesini dört gözle bekledim. Nihayet elinde siyah bir poşetle apartmana girdi. Kitap Kemalettin Tuğcu’nın Fırtına gecesi kitabıydı. Kitabın ismi bile beni içine çekmeye yetmişti. O kalabalık evde sessiz köşeler aradım okumak için. Kendime ait ilk çocuk romanım, o ilk okuma heyecanım, bir kitabın beni ilk sürükleyişi... İnanılmaz bir lezzet hissetmiştim. 

Bu ilk kitap babamın bazı akşamlar anlattığı hikayelerden sonra hayal dünyamın kapılarını açan ikinci anahtar olmuştu. 

Kitabın sonuna yaklaştığımda içimi şiddetli bir merak kaplamıştı. O son sayfaları sessizlik içinde okumak için herkes uyurken uyanmıştım. Kitabı bitirdikten sonra hissettiğim o hüzünlü mutluluğu hala unutmadım. Bir hikâyeye şahitlik etmenin huzurunu tatmıştım ilk kez. Başrolü o kadar içselleştirmiştim ki günlerce onu düşünmüştüm. 

Kitabı okuduktan sonra elimden bırakamadım. Bazı yerlerini yeniden okudum, sayfalarını çevirdim. Kapağını inceledim. Ta ki babam yeniden Elazığ’a gidene kadar. Babam artık Elazığ’a her gidişinde eline bir not tutuşturdum: ‘bir çocuk romanı istiyorum, Kemalettin Tuğcu Fırtına gecesini okudum onu alma’ 

Altıncı sınıftayken bir gün yine bir kitap istedim. Kitapçı bu kez Ahmet Günbay Yıldız’ın Yanık buğdaylar kitabını göndermiş. Evimizin teras katında dağlara ve yemyeşil buğday tarlalarına nazır saatlerce o kitabı okuduğumu hatırlıyorum. Ve o anın lezzetini. 

Kitaplarla böyle tanıştım. Kitaplarla tanışana kadar, çocuk kalbimle aşamadığım her duyguyu annemin çeyiz sandığının kenarında ağlayarak sağaltırdım. 

İnsan bedeni büyüyüp gelişse de o küçük çocuk hep içindedir. O çocuk ölene kadar sevilmek, keşfetmek ve öğrenmek ister. Yeter ki içimizi kemiren geç kalmışlık hissinin bir aldanış olduğunu fark edelim. İçimizdeki çocuğa elimizi uzatalım. Onu kitaplarla tanıştıralım. Yeni dünyaların ve düşüncelerin arasında gezdirelim.

Bahar Gök Barman

22.08.2024

KAYIP EV (DENEME)

  



(bu yazı bir yasın dışa vurumudur )



Eve hangi yoldan döneceğimi bilmiyorum. O kadar yabancıyım ki her sokağa. Hangi sokağa ucundan baksam ilk kez görüyormuş gibi hissediyorum. Nefesim kesilecek gibi oluyor. Kimi aramalıyım? Aklımdan hiç kimse geçmiyor.  

 

  Yanımdan geçen insanların yüzleri bana nasıl da benziyor. Ürkünç bir haldeyim. Ya kafayı sıyırdım ya da fazla panikten hayal görüyorum. Kimseye çarpmamalıyım. Kimse ile konuşmamam gerek.  

 

  Kaç sokağın önünden geçtiğimi saymadım. Elimdeki akıllı saatten adımlarıma baktım; 11594 adım atmışım. Her adım bir gün gibiydi. 11594 gün kaç yıl yapar ki? 

 

  Tüm sokakları, adımlarımın altında ezerek tükettim. Kalp çarpıntım biraz normale döndü. Büyük bir denizin önünde durdum. Azıcık dalgalı, mavi ve güvenilir. Öyle ki atsam kendimi, bir anne gibi şefkatle sarılacak sanki bedenime. Ninniler söyleyecek bana. Ama ben yine de aldanmamalıyım. 

 

  O huzur soluklanmalarımın ardından büyük bir dalga vurdu kumlara. O dalgayla beraber kalbimin rengi, yönü ve duygusu değişiverdi. Koca denizin önünde, kafesteki bir kuş gibi çırpındım. Birbirine karışan sesler duydum. Dalgaların sesine karışan bir yığın ses. O anda arkamda bir kalabalığın olduğunu anladım. Bir süre bu kalabalığı izleyerek neler olduğunu anlamaya çalıştım. Sesler içimde yankılanarak dağıldı etrafıma.  

Şu hıçkıra hıçkıra ağlayan kadın, kelimeleri elinden alınmışçasına susan diğer kadın, bir kenarda içinden yanarak dua eden kadın, ağlamadıkça gövdesinden boğazına doğru su dolan kadın, her işini zamanın sahibine bırakan o sakin kadın ve iki tabut arasında 1460 kez koşan kıvırcık saçlı küçük kız çocuğu. Her adımı bir gün gibiydi. 1460 gün kaç yıl yapar ki? 

 

 Bütün bunların benimle ne ilgisi var. Neden sancısını bu denli içimde hissediyorum bu kadınların? Neden sesler içimde yankılanıyor? 

 

  Islak kumlara yığılıp kaldım. Gövdemden boğazıma doğru su dolmasın diye ağladım. Oradan hemen uzaklaşmak istedim ama beceremedim. Dalgaların dinmesini ve tabutların gitmesini bekledim. Bekledikçe, su alan kalın yeşil bir sünger gibi ağırlaştığımı hissediyordum. Tek çare ağlamak. Yoksa boğulabilirim. 

 Tam ellerimle gözyaşlarımı silecekken parmaklarımdan sarkan dallar gördüm. Baş parmağımdaki dal, taba rengine dönen son yaprağını döktü gözlerimin önünde. Orta parmağım üzerinden kış mevsimi geçmiş gibi yapraksız ve soğuk. Üstelik rüzgâr da sadece ona doğru esiyor. Yüzük parmağım gür ve yeşil yapraklarıyla orta parmağıma doğru eğik.  Serçe parmağıma baharın nefesi yeni yeni değmiş gibi.   

 

  Hayretler içinde mevsim geçişleri yaşayan parmaklarımı izlerken eğilip işaret parmağımı öptüm. Zamanın önemini yitirdiği bir yerlere işaret ediyor gibiydi. Ya da zaman üstü bir yerlere.  Düşecek olsam işaret parmağım tutup kaldıracak sanki.  

 

  Bakışlarımı hızla parmaklarımdan çektim. Kıvırcık saçlı kızın iki tabut arası adımlarından ve tüm o kadınlardan çok sıkıldım. Bu sıkıntı o tanıdık sıkıntı değildi. Tüm zıt hislerin el ele tutuştuğu bir uçurumun kenarında yürümek gibiydi. Hangi duyguya tutunacak bir dal bulmalıyım şimdi? İçimdeki adımlarla yarışacak kadar duyguyu ne zaman edindim? Şükür ki soru sorabiliyorum. Sorular da olmasa kendime yabancı kalacağım. Kolay değil insanın kendine yabancı kalması. Düşünsene, kaçmak istesen mümkün değil. İnsan kendisiyle ya kangren olmuş bir uyumsuzluk ya da huzurlu bir teslimiyet içindedir. Söylemek ne kolay!  Söylemek her zaman kolaydı.  

 

  Ağlamadıkça gövdesinden boğazına kadar su dolan kadın kendini hareketsiz bir çırpınışa teslim etti gözlerimin önünde. İçini görmesem ne kadar güçlü kadın diyeceğim. Halbuki en güçsüzü o.  Tam o sırada kıvırcık saçlı küçük kız çocuğu ile göz göze geldim. Fark edilmek hiç hoşuma gitmedi. Koşmaya başladım. Elimde değil, koşarken arkamı dönüp durdum. Uzaklaştıkça yakınlaşıyor gibiydim. O ürkek kız çocuğunun gözleri aklımdan bir türlü çıkmadı.  

 

  O küçük kızdan ve her şeyden çok uzaktaydım artık. Ama soluğunu hissediyordum içimde. Bu nasıl olur?   Eve dönmek istiyorum. Eve nasıl gidilir? Kaç adımda, kaç yılda? Çok yoruldum.  

 

  Nihayet bir bank çıktı karşıma. Azıcık soluklandım. O sırada Gencecik bir kadın gülümseyerek yanımdan geçti. Ben de ona gülümsedim. Bir şey vermeyi unutmuş gibi geri döndü ve bir sandviç uzattı bana. Teşekkür edip aldım. Hiçbir şey demeden gitti. Çocukken annem de bu sandviçin aynısını hazırlardı. Daha sokağa çıkmadan o sandviçi ikiye bölerdim. Yarısını kan kardeşim Ayşe’ye uzatırdım 

 

  Üç tane güvercin kondu önüme. Sandviçi onlarla paylaştım. Bir tanesi sağ bacağıma kondu. Onun adını Ayşe koydum. Diğerleri sadece güvercin.  

 

  Bankın az ilerisinde mavi çiçekli bir tabela gördüm.  Evindesin, yazıyordu. Alnımın ortasında bir pencere açılmış gibi hissettim. İçimi korkulu bir huzur kapladı. Ayşe uçtu, güvercinler de.  

 

  Elimdeki sandviçi banka bıraktım. Hızlıca yürümeye başladım. 11636 adım attım  Her adım bir gün gibiydi. 11636 gün kaç yıl yapar ki?  

 

 Evimde miyim?  

 

  Gökyüzü beyaz bulutlarla doldu. Ardından ferahlatıcı bir yağmur yağdı. Kalbime kadar ıslandım. Güneş açtı tepemde. Parmaklarıma bahar geldi. Gölgem uzadıkça güzelleşti. Gölgemin alnına tüm ülke sığdı. Kıvırcık saçlı küçük kız çocuğu da. Evimdeyim.  


Bahar Gök Barman 

 

 

 

 

DOSTA MEKTUP 2

Sevgili Dost, 

 Dünya ağrısı susuzluğumu çoğalttı. Telaş içinde koşarken ruhum aç kaldı. Üstüm başım toz, çamur.   

Sensiz aşamam içimdeki çölleri. Ulaşamam vahaya. Kavrulurum çöl sıcağının altında. Bulamam gölgelik. 

 Sensiz çıkamam kendimden kendime inşa ettiğim kuyulardan. Kuyuları kelamın aydınlatır.  

Sen huzuruna almak istediğini uyandırmak için bahaneleri süsleyensin. Gönle gece gündüz tatlı nağmeler fısıldayansın.  

Kalpleri sesin mutmain eder.  Senin sesin kalbime nefesinden bir rüzgar bırakır. Senin sesin kalbime bahar yağmurlarını hatırlatır. Ölüm can bulur sesinle. Senin sesin çöllere yeşil vadiler giydirir. Ayrık otlarından sesinle temizlenir kalp bahçeleri.  

  Sabah olunca güneşliği açıp ışığı içeriye davet eden bir annenin evladını uyandırması gibi uyandırdın beni her seferinde. Öyle şefkatli öyle sevgilisin. 

Yağmur altında sırılsıklam olma korkusuyla yürürken yolumda, genişçe bir şemsiye tutar gibi kalbime, beni korkularımdan emin eyledin. 

Aşamam dediğim denizlerin dalgalarından, derinliğinden koruyup sahile ulaştırdın. 

Bir bardak suda boğulurum sandım. Alevi dumanı olmayan yangınlardan kurtulamam, dedim. Yalnızlığı teklik sandım. Karanlık köşelerimde ışık yok sandım. Gölgede çok bekledim, üşüyünce güneş yok sandım. Okyanusta suyu arayan balık gibi seni aradım.  Bilmeyi anlamak sandım. Halimi görüyorsun.  Sanmalarımla kırık döküğüm. Kıran da benim döken de.  

Sevgili Dost, yaş aldıkça yürünecek yollar uzuyor sanki. Zaman kibritin ucundaki ateş kadar hızlı ilerliyor. Hızlı olan her şeyin ortasında bir koşu bandındaymış gibi hissettiren halimle baş başa bırakma beni. Yollar seninle kat edilir. Seninleysem güzelleşir manzaram. Seninleysem Dost!  Sen hep benimlesin şüphe yok. Beni de hep seninle eyle.  

Seninleyken içime gökler kadar umut doluyor. Elimden bir inci tanesi gibi kayıp giden yılların hüzün bulutları dağılıyor göğümde. Seninleyken içimdeki kuşlar hürce uçuyor. Seninleyken korkmuyorum Dost! 

28.11.2024 

DOSTA MEKTUP 1





Sevgili Dost 

Öyle dağınığım ki kendimi bir araya getirmeye güç yetiremiyorum. Yıllar film şeridi gibi geçiyor gözlerimin önünden. Geride kalan zamanı düşündükçe Fırat nehri kadar gözyaşı doluyor içime.  

Beni bir nehre dönüştüren bu hüzün hangi kırgınlıktan doğdu, bilmiyorum. Gözlerden uzak savaşlar veriyorum. Bir hamur gibi yoğuruyorum yaşamı yelkovan ile akrep arasında. Kıvamı bir türlü tutturamıyorum. Sular tam duruldu diyorum. Ansızın dalgalar vuruyor sahile. Bir kıvılcım sıçrıyor kalbimden bedenime. Her yanımı sarıyor. Dalgaların ve kıvılcımların arasında yeniden doğuyorum.  

Ne hal üzere olursam olayım hep seni buluyorum yanımda. Nereye dönsem aydınlığın kucaklıyor beni. Annesinin gittiği istikametin tersine ısrarla yürüyen bir çocuk gibiyim bazen. Geri dönmemi şefkatle bekliyorsun. 

 Koşuyorum sana Ey dost! Sana koşmayacaksam niye var oldu bu uzun yollar. Niye var bunca ölü toprağın üstünde ve altında. Neyi anlatıyor sessizliğe bürünmüşlere ev sahipliği yapan toprak, taşıp duran sular, diyardan diyara nefes taşıyan rüzgâr, tarihi resmeden nehirler... Niye varım ey dost sana koşmayacaksam her düşüşümde, her düşme ihtimalimde.  

 İçimde sağır ve dilsiz rolü oynayarak dünyaya kanmaya çalışan parçama rağmen şikayetçi değilim. Hiç durmadan uğultular çıkarıp kelimeleri kara bir dumanla saran o meşum sese rağmen şikayetçi değilim.  

Gamsız bir ömre tercih ederim sana koşturan her sapağı, her dönüşü, her sızlanışımı. Dünyanın lezzetinden doğan kahkahalara tercih ederim tadımdan tuzumdan eksilten ama sana yakınlaştıran her hali.  

Yaşamak belki de böyle bir şeydir Dost. En karanlık nokta aydınlığa en yakın olandır. En iyi düşen en güzel kalkandır.  

Ağlamak belki insanlığımı muhafaza eden Zülfikar kılıcıdır. Ruhumun gülme şeklidir.  İçimdeki o nadide ayna parçasının paklanmasıdır. Hüzün ruhun saadet makamıdır belki. Aşkın güz mevsimi ve kış arasında yaptığı yolculuktur. Hüzün belki de kalbin kıvamını dengede tutan bir ölçektir Dost. 

 Öğrendiklerim arttıkça bilmediklerim çoğalıyor dost. Nefsimi tanıdıkça yeniden topluyorum dağılan odalarımı, birbirine karışan duygularımı. Seni tanıdıkça azalıyor korkularım. Dağlar ölümlüdür diyorum. Yaslanılmaz. Dosta yaslıyorum kendimi alnımın tam ortasından.  

 Her bildiğimi bolca unutuyorum. Şefkatinle hatırlat. Huzurunda vermem gereken derslerin farkındayım. Sensiz yapamam. Bırakma alnımı Dost.  

Bahar Gök Barman 

13.11.2024 

22 Kasım 2024 Cuma

YOLCULUK (ANI)

 



Yola çıkmadan bir gün önceki akşam babamı ziyarete gittim. Kardeşlerim de orayaydı. Akşam çayı içtik. Muhabbet ettik, babamın yumuşacık ellerini tuttum, fotoğraflar çektik.  Sevdiklerimle hüzün dolu muhabbetli bir akşam geçirdim. Ayrılık vakti geldi.  Ağlayarak vedalaştım tüm ev halkıyla.  

Sabah havalimanına gitmek için hazırlanıyorken babamı bir kez daha görme arzusu doldu içime. Kayınbabamdan beni babama götürmesini rica ettim.  Babamı yazıhanesinde oturmuş sabah haberlerini izlerken bulduk.  Bizi görünce oturduğu koltuktan kalkıp arabaya kadar geldi.  Elini bir kez daha öpmeden evin önünden geçip gitmek istemedim baba, dedim. Güvela gözlerinde hüzünlü bir ışıltı oldu. Hakkını helal et babacığım dedim.  Onu ağlarken görmeye hiç alışık değildim. Boğazı düğümlendi. Dualar etti bana. Baba duasını bir hırka gibi giyerek oğlum Hasan’la bindik arabaya. Annemin vefatından sonra hayatımda yaşadığım en zor ayrılıktı o gün babamı geriden bırakıp uzaklara gidişim.  İçimde garip bir hüzün vardı. Yeni bir başlangıcın ilk adımıydı bu yolculuk. Havalimanına varmadan önce, yol üzerindeki kabristanda annemi ziyarete gittim. Babamı üzmemek için tuttuğum ne kadar hıçkırık ve gözyaşı varsa annemin başucuna bıraktım. Kasımın dördüydü. Annemin vefatının ikinci yıl dönümü.  Aynı tarihte, annem gibi ben de yeni bir başlangıcın eşiğindeydim.  

 Uçak göğe doğru havalanırken Murat nehrine son kez selam verdim. Buğday tarlalarını izledim çocukluğumu izler gibi.  Endişelerimin ve hüznümün uçak yükseldikçe artmasına mâni olamıyordum. Aklımda nereden duyduğumu hatırlamadığım bir cümle vardı beni sakinleştiren: "Teslimiyet: Allah böyle istedi" 
Birkaç gün önce gördüğüm rüyayı düşündüm. Çok etkilemişti beni. Duygularımın sular gibi yükseldiği yolculuk anında üzerimdeki tesiri arttı rüyanın. İçimden akıp parmak uçlarıma biriken cümlelerin sıkışıklığını hissettim. Uçak modunda olan telefonumu elime aldım ve şunları yazdım: "yalnızlığı kuyulara salmış Rab/ışık kuyularda gizli gerdanlık"   
Yeni bir ülkede eşim, ben ve oğlum Hasan'la yeni bir hayata başladık. Zorluklarla güzelliklerle telaşla günler geçti. Babamla her hafta birkaç kez görüntülü konuşurdum. Tüm dünyayı aynı virüs kasıp kavururken en çok onu kaybetmekten korktum. Babama onun için endişelendiğimi her dile getirişimde "Ben delikanlı adamım, bana bir şey olmaz kızım siz o gurbet ellerde kendinize sahip çıkın" derdi. Biri babama yaşını sorsa, seksen yaşındayım ama delikanlıyım, derdi. Bir keresinde beraber tramvaya binmiştik. Bir kişilik boş yer vardı. Baba hemen geç otur demiştim. Sen otur Bahar, ben yaşlı mıyım demişti gülerek. Babamı zor ikna etmiştim oturmaya.  
Liverpool’da yaşayalı bir yıl olmuştu.Pandemi sürecinin meydana getirdiği zorluklar vize işlemlerinde de kendini gösteriyordu.  İlk yıl oturum iznimizin süresi dolmak üzere olduğu için gidemedik ülkemize. Yeniden vize başvurusunda bulunduğumuzda tam iki yıl pasaportsuz, vizesiz bekleme sürecine gireceğimizden habersizdik.  Zaten yeterince ağır olan vize işlemler, pandemi dönemi sebebiyle felç olmuştu.  
Aylardan Kasım'dı. Liverpool’daki üçüncü Kasım.  Babamın aniden rahatsızlandığı haberini aldım. Şah damarına pıhtı attığı için yoğun bakıma alınmıştı.  Birden biri sesi çekilmişti hayatımdan. Arasam açmayacaktı. Sadece sesinin yokluğu bile ne kadar büyüktü. Üç gün üç yıl gibi geçti. Sabah uyandığımda hava griydi. Bulutlar kalbime doluşmuş gibi ağırdı kalbim. Mutfaktayken yatak odamda çalan telefonumu duydum. Arayan kayınvalidemdi.  Hayır açmayacağım. Neden aradığını biliyorum.  Açmazsam duymam Allah'ım.  
Az sonra eşim giriyor içeriye gözleri yaşlı. Anlıyorum.  Babamın sesi, merhameti, yumuşacık elleri, dağ gibi arkamda duruşu, limon kolonyası kokan yüzü veda etmişti bana. Son kez sarılmak istiyorum. Ellerini tutmak istiyorum. Başucunda ağlayıp Allah'ım onu merhametinle karşıla o bize hep merhamet etti demek istiyorum. Gitmek istiyorum, gidemiyorum. 
Kendimi Liverpool sokaklarına atıyorum. Caddelere, şehre, ülkeye sığamıyorum. O rüyamı hatırlıyorum aniden gözyaşı içindeyken.   Karanlık bir kuyudayım. Kuyunun tam ortasından bir ışık huzmesi iniyor aşağıya. Muhteşem bir ses Kur'an okuyor. Kur'an okundukça ışık yayılıyor kuyuya. Işığa ellerimi uzatıyorum.  
Uçakta yazdığım şiirin dizeleri doluyor kalbime bir anda: 
"Kuyulara insanı dost eylemiş Rab/Işık kuyularda gizli gerdanlık" 
Montumun şapkasını geçiriyorum kafama. Yanımdan geçen insanlara, kırmızı tuğlalarla inşa edilmiş evlere, yüzyıllık ağaçlara, yollara bakıyorum. Yağmur başlıyor aniden. Ağlıyorum, ıslanıyorum. Allah böyle istedi Bahar, diyor içimdeki o dost ses. 
 

SESLİ MEKTUP (ANI)

 


Sevgili ilk gençliğim, on beş yaşım; 

Sana on dokuz yıl öteden sesleniyorum. Doğduğun büyüdüğün o küçük ilçeden çok uzakta bir yerde. Kalabalık o aile apartmanında gözlerin hep uzaklara dalardı. Dağların ötesini merak ederdin. Göklerin ötesini, ölümün ötesini. Bir yerlerde başka hayatlar vardı. O hayatları ve ötesini. İçindeki o bilinmez hüznün huzurunu uzaklarda sanırdın. Sana şimdi çok uzaklardan sesleniyorum aynı hüzünle. 

 Seni anlıyorum. Çocukluğa yeni yeni veda etmiş olmanın ağrısı var üzerinde. Gençlik denen hırka ya dar geliyor üstüne ya da çok geniş. Duyguların o hırkayı giyemeyecek kadar coşkun. Ne içinde akan hislere yetişiyorsun ne senden beklenen vakara sığıyorsun. İlk ağlayışın kalbinin karşısında. İçindeki seslere ilk uyanışındasın. Bir kavga, bir anlaşmazlık var içinde. Ne zaman bir hüzne gark olsan öldüm sanıyorsun. Doğumları ölümlerin doğurduğundan habersizsin. 

Çok öğütler veriliyor kulağına küpe yap diye. Teorik her bilgi imitasyon küpe gibi alerji yapıyor bedenine. Halbuki sen düşüp kalkarak öğrenmenin yaşındasın.    

Hani çaresizliğin ağrısını ilk kez hissettiğin o bazı düşmelerin vardı ya. İyi ki düşmüşsün. O zamanlar yaşadığın her düşüş ve yeniden kalkış hala rehber oluyor sana.  O zamanlar döktüğün gözyaşları bahar denizinin ortasında bir fener gibi ışık saçıyor hayatına. 

Merak ediyorsundur on dokuz yıl sonraki halini.  Sana buralardan haber vermeyeceğim. Yaşadıkça öğreneceksin yolun dümdüz ilerlemediğini, her kaybın kayıp, her kazancın kazanç olmadığını.  Onsuz, bunsuz yaşanabildiğini Allah ’sız yaşanamayacağını. Zamanla göreceksin, insanların düşmeleri, Allah’ın kalkmaları hesap ettiğini.  

Şimdi git. Annenin sesine sarıl, babanın yumuşacık ellerini öp. Buğulanmış camlara kalp çiz, oklar döşe iki yanına. Okul defterine aşk şiirleri yaz. Hayat sevince güzel nasılsa. 

Bahar Gök Barman 

27.10. 2024 

 

 

 

 

 

19 Kasım 2024 Salı

(Çöl Gülü) Haki


bir çocuk yalınayak koşuyor çöllerde
seni özlediğinde
bir mum gibi eriyorum gecenin mavisinde
fitili sönmüyor gönlümün

anılar geriliyor yaylara bir ok gibi
suretin sızıyor gözlerime
kirpiklerin kalem gibi tutunca ellerimi
vazgeçişlerimin tevbesi bozuluyor

sende doğuyor yazılmamış şiirler
kelimeler dönüyor etrafında
yazsam büyüyüyor kalbimde yalaz
yazmasam boğuyor kara bir duman

susuz uyanıyorum ızdırap çöllerinde
gözlerin kadar gözden ırak vaha
telaşıma kör kuyular ağlıyor
kıvılcımların gölgesinde gölgem yanıyor

gözlerimde sensizlikten haki bir fırtına
tüm renklerimi yutuyor iz bırakmadan
yeryüzüne hasretle akan nil gibi
hasret olup aktım ah sularına

ateşsiz bir alevden sıçrayan uçkunum ben
Züleyha'nın görünmeyen zindanı içimde
varlığımı yitirdim yokluğunun çokluğunda
bu ızdırap yeter bana

umarsız hülyalarımın  kar gibi eridiği yollarda
Allah'a koşuyorum  yana yana
Allah'a koşuyorum  yana yana
Allah'a koşuyorum  yana yana

Bahar Gök Barman


2 Ekim 2024 Çarşamba

KALDIRIMDA HAYAT(HİKAYE)





 


İnsan olmak çok zor diye diye bir yerlere yetişmeye çalışıyorlar. Bu cümleyi neredeyse her gün duyuyorum. İnsan olmak zor, tamam kabul ediyorum. Peki ne olmak kolay? Köpek olmak kolay mıdır mesela? Herkese kendi derdi dert. 


Biri benden korkar çığlık atar diye ödüm kopuyor. Geçen gün Taci'yi görünce bir kızcağız bağırmaya başladı. Kız bağırınca yaşlı bir adam Taci'yi taşladı. Taci acı sesler çıkarırken, adam ‘Bu köpeklerin
şehrin ortasında ne işi var ah ah’ diye söylenerek
gitti. Şehrin ortası olmayan yer mi kaldı. Her yer şehrin ortası, dedim ama, nerde onda duyacak yürek. 


Böyle tatsız olayla epey çoğaldı. Ne huzurla bir kenarda uyuyabiliyoruz ne de gönlümüzce güneşleniyoruz. Annem anlatırdı. Eskiden kış soğukları gelince toprağı eşeleyip içine otururlarmış. Kışın toprak sıcak olur bilirsiniz. Oh, hayali bile güzel. Bunca binanın, betonun arasında o kahverengi yumuşacık toprağın ancak hayalini kurarım.  


Geçen gün bir genç ekmek arası köfte yiyordu. Belki ucundan azcık bana da verir diye yanına yaklaştım. Daha fazla yaklaşmayayım diye bana öyle ters baktı ki açlığımı unuttum. Tabi insanların hepsi böyle tahammülsüz değil. Merhametli çok insan var. Sabah bir kadının elinden müthiş bir ziyafet çektim. Öyle doydum ki toprak bulsaydım geri kalanını gömer akşam yerdim.  


Bazen boynu tasmalı süslü köpekler görüyorum. İnsanlarla evin içinde yaşadıklarını söylüyorlar. Ona da ayrı şaşırdım. Eskiden edebimizden evlere girmezdik. Şimdi bizi zorla evin içine soktular.  

Pembe fiyonklu, uzun saçlı bir köpeğe bir gün yaklaşıp halini hatırını sordum: Yiyeceğim hiç çaba sarf etmeden önüme geliyor. Ama ben arayıp bulmayı özlüyorum. Canımın istediği gibi dağ bayır, sokak sokak gezmek istiyorum.  Bazen kendimi bir hücreye tıkılmış hissediyorum. Geçen gün kuma değil de pencere kenarına işedim diye epey azar işittim. inanır mısın özgürce dilediğim yere işemeyi özledim, dedi.Baktım, hali benden çok da farklı değil.

El alemin anası onu yaylalarda, ormanlarda doğurmuş. Benimki başkentin göbeğinde. Dağ, orman gördüğümüz mü var. Geçen gün meydanda ne kadar köpek varsa topladılar. Uyutacaklarmış köpekleri. Niye kendileri uyuyamıyor mu? Burnuma kötü kokular geldi. Sarı kulübenin arkasına saklandım. Gel de bu korkuyla yaşa.   

 

Şu elinde poşetlerle yürüyen sakallı dedeyi anlatmasam olmaz. Gidip yanaşayım da belki bir lokma ekmek verir, dedim. Benim karnım doyar o da sadaka çıkarır belayı defeder, diye düşündüm. Beni görünce şeytan görmüş gibi oldu. Euzu besmele çekti belki kaybolurum diye.  Çekil şuradan muzır hayvan, dedi. Doğrusu çok incindim.  Her sakallıya güvenilmeyeceğini ondan öğrendim.  


Annnem anlatırdı. O da annesinden duymuş. Köpekçi Hasan Baba diye bir zat varmış. Köpekleri korur, yedirir, içirir, merhamet edermiş. Hangi insana yanaşsam aradığım hep Köpekçi Hasan Baba. Ölmeden evvel onun gibi delikanlı bir babaya denk gelirsem kapısında köpek olurum.  

Ne çok konuştum. Güneş de gitti. Kalkayım da az dolanayım.  

 

Bahar Gök Barman 

01.10.2024 

 

28 Eylül 2024 Cumartesi

ÇÖL GÜLÜ (AYAN )


 

işte Yusuf’un yüzüne değen rüzgâr  

o rüzgârdan iz taşıyan bir çöl gülü 

şavka yansıyan bir aşk talimi 

Aydınlığının yansıdığı çehre 

 

işte nakışına aldandığım perdeler 

birbirine karışan nehirler  

çetrefilli düşünceler 

kanıksadığım gedikler 

 

işte göç eden üveyikleri taklit eden esirler 

surları kurşunlanmış bir insan kenti 

yurtsadığım kabir 

ırgaladığım bir beden 

 

işte sürgüsü paslanmış bir çift göz 

harf yığınlarının altında bükülen lisanım 

İşte kalbim 

gözlerden nihan sana ayan olan 

 

Bahar Gök Barman 

 

24.09.2024 

 

 

 

 

 

 

 

 

10 Ağustos 2024 Cumartesi

KİTAP OKUMAK ÜZERİNE NOTLAR (DENEME)




Kitap okumak bir keşfe çıkmaktır. Cümleler arasında şifalanmaktır. Bazen yaralarına denk gelmektir. Başka ruh ülkelerinde yolculuğa çıkmaktır. 

Kitaplar, zaman kavramlarının iç içe geçtiği mekanlardır. Zaman üstü bir muhabbetin kapısını aralarlar bize.  Seneler evvel dünyadan göç eden bir yazarla kitapları vesilesiyle bir bağ kurarız. Yüzyıl öncesi bir olayı kitapların arasında yolculuk yaparak yaşarız.  John Steinbeck’in Gazap üzümleri romanını okuduğumda, buhran döneminde yaşanan acıları, zorbalığı, sefaleti ve bunalımları kalbimin derinlerinde yaşamıştım. Yirminci yüzyıl ile yirmi birinci yüzyıl arasında bir yerde o acılara şahitlik etmiştim. 

 Okumak aşırı düşünmenin insan zihninde meydana getirdiği sıkışıklığın önünü açar. Bazen istemeden de olsa bizi üzen bir olaya veya yaşamımızda yolunda gitmeyen bir şeylere, düşünce dünyamızda gereğinden fazla mesai harcarız. Okumak, bizi takılı kaldığımız o düşüncenin odağından alarak başka yolculuklara çıkarır. Nefes alma molası verdirir. Bazen yepyeni bir bakış açısı yakalarız okurken. Hiç bakmadığımız pencerelerden bakarız kendimize.  

İnsan içerden yolculuk yapmayı sevdiği için okur. Mesela bir romanı birçok insan okur. Fakat her insanın zihninde, roman karakterlerinin sureti, başkadır. Herkes aynı romanı okusa da hayal dünyamızda şekillenen karakter yüzleri bize aittir.  Bu tecrübe edilmeye değer bir histir.  

Okumak bir cevap arayanların eylemidir.  Bir cevap bulmanın tek yolu okumaktır demiyorum. Fakat okumak cevapların kapısına götürecek bir yol haritasıdır. Aynı zaman yeni soruların ortaya çıkış noktasıdır.  

Okurken merhalelerden geçer insan. Kaliteli bir okumaya ulaşana kadar faydalı faydasız birçok kitap okur.  Bir şifa vesilesi olan okuma eylemi, eğer uyanık bir okur değilsek zehirleyebilir.  Nasıl mı?  Yanlış kitaplar okuyarak, süzgeç siz bir okur olarak.  

Okur seçici olmalıdır. Okurken her düşünceyi, her cevabı benimsemek zorunda değildir. Süzgecinden geçemeyen düşünceleri kendi dünyasına karıştırmadan çöpe atmasını bilmelidir. Buna sağlam okur duruşu diyorum: Uyanık, bilinçli, seçici, süzgeçli, dalgıç ve sorgulayan. 

Kitap satın almak istediğinizde çok satanlar diye bir köşe vardır. Her okur o köşeye mutlaka uğrar. Bu köşede çok satılmayı hak eden kitaplar olabilir. Fakat biz, okuma listemizi sadece bu listeye göre belirliyorsak, bu bizim araştırmacı ve dalgıç bir okur olmadığımızın göstergesidir.  

Okumalarıma hız verdiğim yıllarda, çok satan köşesinden epey kitap satın alıp okudum. Bazı kitapları okurken şaşırdım kaldım. Neden çok satıyor olabilir? Benim kaçırdığım bir detay mı var?  Aradan yıllar geçti. Çok satanlar listesinin aşağı yukarı aynı kitaplardan ve yazarlardan oluştuğunu fark ettim.  Tamamen benim fikrim olmasıyla beraber anladım ki ülke olarak çoğunluğumuz, okumalarımızı o listeye göre belirliyoruz. Durum böyle olunca, liste bir türlü güncellenemiyor. Hep aynı kitaplar öne çıkıyor. Bir dalgıç misali yeni yazarlar, şairler keşfetmek için derinlere dalan çok az okur var. Hiç tanımadığımız, adını duymadığımız bir yazarın romanını satın alıp riske gireceğimize öne çıkan bir romanı okumayı tercih ediyoruz.  

 

Edebiyat dünyasında yüzlerce adacık vardır. Her okur kendi düşünce dünyasına ve meşrebine uyan adacıklara meyledecektir. Bu doğaldır. Fakat bir okur olarak, yalnızca bir adacıktan beslenmek, düşünce dünyanızı bir odaya hapsetmek olur. İyi okur her adadan, kıyıdan beslenmesini bilendir. Okuduğu her eseri süzgecinden geçirerek kendisine gerekli olanı besini alandır.  

Okumak insanın içinde bir musluk açmasıdır. Okudukça sulanır insan. Kurumuş kuyularını doldurur. Çatlamış toprağını sular. İnsan okuyarak kendine bir iyilik yapar. 

Okumak yürümektir, yol almaktır.  Bazen bir denize dalmaktır. Her dalışta her kulaçta yeni bir tecrübe edinmektir. Bence, okumak; bir hayatı iki kez yaşamaktır.  

Bahar Gök Barman 

10.08.2024 

En yeni

İÇERDEKİ KİTABI OKUMAK

Penceremin hizasında, boynunu sokağa doğru eğip etrafı aydınlatan sokak lambası tanır beni. Onu izlerken hüzün denizine nice göz...