Günler, okunması gereken tek kelimelik sayfalar gibi geldi geçti. Okurken anlayamadığım o tek kelimelik sayfaları sonradan idrak edebildim. Anladım ki bazı sayfalar, hemen anlaşılsın diye yaşatılmaz insana; yaşanırken sırdır, zaman akıp geçtikten sonra açığa çıkar.
Şu aralar görebiliyorum:
Eksiklik diye adlandırdığım her şeyin aslında bir tamamlayıcı olduğunu…
Yok sandığım birilerinin ya da bir şeylerin, var olanları değerli kıldığını…
Akan nehirleri görebileyim diye su çukurlarının kuruduğunu…
Göğün bir kapı olduğunu fark edeyim diye önümdeki ahşap kapının kırıldığını…
Dışarıdaki alevler yakıp yıkarken, insanoğlunun içine düşen ateşin onu olgunlaştırdığını…
Susuz kalan çiçek kururken, susuz kalan insanın arayışlarını çoğalttığını…
Şimdilerde idrak ediyorum:
Acı, göğsün orta yerine konan büyük bir buz kütlesi gibi, yavaş yavaş erirken; soğuğuna rağmen yakıyordu. Daralan göğse sıkışıyordu zaman… Yavaş ve uzun…
Sevinç ise bir bahar sabahı, yemyeşil tarlaların arasından geçen tren gibiydi; hızlı ve tadımlık…
Acıların içinden teslimiyetle geçebilen insanlar, sevinç vagonunda muhteşem anları resmedebiliyordu. O resmedilen anların adı şükürdü.
Anladım… Şükrü çok olanların göğsüne buz kütlesi de otursa, eriyen buzların altından doğan mevsim bahardı.
Anladım… Sızılar ve dertler olsa da eşikler farklıydı: umut eşiği, şükür eşiği, aşk eşiği, acı eşiği…
Anladım; ne kadar anlarsa anlasın insan, aynı yerden yeniden anlamaya muhtaçtı.
Ne kadar bilirse bilsin insan, bildiğini nakışlı bir gömlek gibi giyebilmek için, o gömleği daha önce giyebilen insanların ayak izlerini kaybetmeden yol almalıydı.