18 Ocak 2025 Cumartesi

YENİDEN DOĞUŞLAR ÜZERİNE (DENEME)




   

Ölümle ilk kez tanışınca bir buz saçağı kalbine saplanmış gibi hisseder insan. Yangın o buz saçağının bıraktığı alışılmamış ağrıdan sonra başlar.  Bir sese, bir çift göze vedadır bu. Kışın ortasında yuvası fırtınalara kapılmış bir kuş gibi çaresiz hisseder.  Toprak olmaya en yakın haldir bu. Yoğun duygular kaplar her yanını. Sonbaharda dökülen yapraklar gibi kelimeleri kurur insanın, ölümün lisanı karşısında.  

 Hiç alışamayacağını zanneder önce. Sessizliğin ağırlığını hisseder kalbinde. O ağırlığın boşluklarında kaybolur. Hasret duyar, yalnızlığın renklerine boyanır. Ve gün gelir kendi köşesinde, bir gün batımını izler gibi uğurlar yasını. Fark etmeden gözyaşıyla suladığı toprağı yeşerir. Yeni bir pencereden bakmayı öğrenir hayata. Bu pencerede ölüm, yalnızca başkalarının şehrinde esen bir rüzgar değildir artık. Yakındır herkese olduğu kadar o insana da.  

Ölümü çoğunlukla bir bitiş, bir ayrılış olarak tanımlar insan. Hayata ve duygularımıza bakan yüzüyle böyledir. Diğer taraftan ölüm bir yeniden doğuştur, yeni bir başlangıcın kapısıdır.  

İnsan ömrü boyunca birçok kez ölümün talimini yapar duygularla, yaşanmışlıklarla. Zamanla anlar ölümün yalnızca canlara, bedenlere uğramadığını. Duyguların da bir ömrünün olduğunu.  Ölümün adı ağır olduğundandır belki, güvenimi öldürdü demez insan, güvenim sarsıldı der. Kurduğu cümleyle sevincimi öldürdü demez, beni incitti der. Kalbimde kendini bulup öldürdü demez, ihanet etti der. Yaşama sevinci öldü demez insan, yaşama sevincini kaybetti der. Sen çok öldün demezler mesela, sen çok değiştin derler.  

Kendimize konduramadığımız gibi duygularımıza da yakıştıramayız ölümü.  O yüzden hep gizleriz daha yumuşak kelimelerin arkasına.  

İçimizde gizlenen öfkeyi ortaya çıkaran bir hadise ile karşılaştığımızda, affetmeyi doğurmanın sancısında olduğumuzu fark etmeyiz. Affetmeyi iç dünyamızda bir aile üyesi gibi kabul ettiğimizde öfke bir miktar ölür.  

Bir hata karşısında pişman olduğumuzda tövbeyi doğurmak üzereyizdir. Tövbe doğunca bir Okaliptüs ağacı gibi günah bataklığını kurutur.  

İnsan neye sarılırsa zıddını öldürür. Dürüstlüğe sarılır insan yalanı öldürür. Sadakate sarılır ihaneti öldürür. Şükre sarılır şikâyeti öldürür. Kanaate sarılır aç gözlülüğünü öldürür. Sevgiye sarılır, nefreti öldürür.  Öldüm sanır, ölümü öldürür yeni bir başlangıcı doğurarak.  

İki koldan akan nehir gibidir ölüm ve doğum. Başka renklerde ve hızda aksalar da aynı hayat denizine akar, bir olurlar.  

Bahar Gök Barman 

16.10.204 

  

 

 

İÇ YOLCULUK ÜZERİNE (DENEME)


Yalnızlık deyince aklınıza birçok şey gelebilir; insandan mahrumiyet, kalabalıklar içinde hissedilen duygusal bağlantının eksikliği, bazı ayrılıkların sonucunda hissedilen o keskin acı, kimsesizlik…  

Yalnızlık bir yolculuğu başlatan histir.  Bu duygu his dünyamıza ansızın yerleşince önce misafir sanırsınız. Sonra size Rilke’nin şu dizelerini mırıldanır: Kimdir misafir? / Bendim o/o sizin muhitinizde/ama her misafir çoğalır kendi saatinde.' İçine yolculuk denen şeyin bir hayalden ibaret olmadığını anlayana denk çoğalır. O çoğaldıkça endişe de çoğalır. Ne gariptir ki insan, tahammül edemediği bu duygudan gizli saklı bir zevk de alır.  Ta ki ona bir miktar alışana kadar. Çünkü insan alıştığı şeylerin hududunda güvende hisseder.  

Yalnızlık insanın içindeki dünyaya nizam vermesi için gelen bir dosttur. Geçici huzursuzluğun kentidir.  Güzelliğinizin ve tanınmışlığınızın ilgi görmediği bir kent.  Bu kentte para geçmez. Kaç dönüm arsanızın olduğunun zerre önemi yok.  Yalnızlığın kentine düştüyseniz, kaybettiğiniz anlam kalbinizi yoklamaya gelmiştir. 

Yalnızlıkla tanışana denk kalabalıkların, kendinden kaçmak için sığınılan bir liman olduğunun fark etmez insan.  Bu his arabayla yolculuk yaparken aniden çıkan dur tabelası gibidir.  

Dur! Yaşadığın hayatın anlamı eksik, böyle devam edemezsin.  

İnsan, katman katman uykularından bir miktar uyanınca ilk yüzleştiği kendisidir. Bu ilk uyanıştan sonra her şey bulanıklaşır. Kalabalıklar içinde rastgele bir hayatı benimsemiş olan insanı dürten bir huzursuzluğu vardır artık.  

  ‘Bir amaca bağlanmayan ruh yolunu kaybeder. Çünkü her yerde olmak hiçbir yerde olmamaktır.’

(Montaigne) 

İnsan, düşüncelerin sarmalında, içindeki kalabalıklarda gezinir durur. Bu içine uyanış dürtüsünden sonra somut gerçeklerle oyalanarak kendini kandırmaya devam edemez. 

 Lezzet aldığı eski alışkanlıklarını yoklar. Yaşama sevincini arar bu alışkanlıklarda. Yaşama  sevincini orada bulamayınca tamamen kaybettiğini zanneder. Kaybetmenin doruklarında omuzları düşük yürürken, daha kaliteli ve güçlü bir versiyona yükseltildiğini fark etmez. 

İnsanın tek hedefi içindeki o zengin hazineyi gün ışığına çıkarmak, kendini doğurmak olmalıdır’

(Erich Fromm) 

İnsanın, iç yolculuğunun hangi sapağında olduğu çok da önemli değildir.  Vazgeçişlerin zirvesinde, kaybedişlerin nehrinde, hüznün orta yerinde olabilir insan. Bilmesi gereken bir yolda olduğudur. Durgun, bunalımlı ve hareketsiz anlarında dahi yol aldığıdır.  

 Vazgeçmek, eğer yolu aydınlatacaksa zaferdir. Kaybetmek, basamak basamak insan olmanın anlamına yaklaştıracaksa ihtiyaçtır.  

‘Zorluk yoksa ilerleme de yoktur’ (Fredrick Douglass) 

Yol varsa, zorluk da vardır. Zorluk varsa kolaylık da vardır. Zorluklarından zuhur eden duygulara odaklandıkça ne kadar yol aldığını fark etmez insan. Yol uzundur ve insan ilerleyendir. Fırtınaların, yakıcı sıcakların, gözyaşının, kahkahanın, mutluluğun, hüznün korkunun, sevginin ve zamanın ortasında ilerleyen... 

Yol yorar.  İnsan kendini yitirerek daha anlamlı bir kendilik ülkesine varacaksa, yorulmaya değmez mi?   

‘Fırtına geçtikten sonra nasıl atlattığınızı hatırlamayacaksınız. Nasıl hayatta kaldığınızı da. Ancak bir şey kesindir; fırtınadan çıktıktan sonra fırtınaya girenle aynı insan olmayacaksınız’ (Murakami) 

Her yolculuk bir güneşe gebedir. Yalnızlık koylarında daldığı iç aleminde, anlamını bulan insan yeryüzünde dolaşan bir güneş gibidir. Daima aydınlatır.  Yalnızlık aydınlığını doğuran insan için vazgeçilmez bir dosta dönüşür.  Yalnızlık, artık seçen seçilen bir aydındır. 

‘Yalnızlık... seni bir gün biz seçeceğiz. O zaman güzel olacaksın’ (Şükrü Erbaş) 

 

Bahar Gök Barman 

31.07.2024 

 

 

 

 

YAZMAYA BAŞLAYAMAMAK (DENEME)

















Yazamamanın önündeki engeller zihin şemsiyesinin altında çoğalttığımız vehimlerdir. Mesela yazmak için tüm sorumluluklardan ayrı, bir başka hayata ihtiyacımız olduğuna inanırız içten içe. Yazmak için her türlü meşgaleden uzak dingin bir hayat.

Yazmak istiyorum ama hiç vakit bulamıyorum, diye yakınırız çevremize. Kendi içimizde bahanelere sığınırız. ama'larımızı çoğaltırız. Halbuki köpük içinde bulaşık yıkarken bir dize parlayabilir insanın kalbinde. Araba sürerken yeni bir deneme konusu gelebilir aklına. Kek çırparken bir ilham akışı yakalayabilir içinde. Yazmak için dokunulmamış, salt kalem ve kâğıttan ibaret bir hayata değil, zihnimizde bir yazma köşesine ihtiyaç duyarız. Hayatın içinde, zihnin bir köşesinde daima aktif bir sekme.  

 Yazı hayatın içinde nefes alabilen bir eylemdir. Yaşamanın doğurduğu bir ihtiyaçtır. 

William Faulkner bu konuya şöyle değinir: ‘İnsanlardan şöyle şeyler duyuyorum: “Evli ve çocuklu olmasaydım, yazar olabilirdim” ya da “Bunu yapmayı durdurabilseydim, yazar olabilirdim.” Buna inanmıyorum. Bence yazacaksanız yazacaksınızdır. Hiçbir şey size engel olamaz.’ 

Yazarların, yazma serüveni hakkında bir araştırma yaptığımızda, iyi bir hayat disiplinine sahip olduklarına şahit oluruz. Çoğu sabahın erken saatlerinde uyanıp güneşin doğuşuna, kelimeler arasında şahitlik eder. Bazısı gece çalışır.  

 Nuri Pakdil, Bir yazarın notları aslı eserinde, sabahın erken saatlerinden başlayıp öğleye kadar çalıştığını söyler. Dostoyevski'nin gece yazmayı tercih ettiğine değinir.  Mevlâna, Yunus Emre gibi zatların hem gece hem de gündüz çalıştıklarına değinir. Hiçbir yazarın tek işi yazmak değildir. 

Yazamayan insanın kendine taktığı bir çelme de mükemmeliyetçiliktir. Yazdıklarını bir türlü beğenmez. Yaptığı işi küçümser. Yazdıklarını siler, atar. Yazının akışına bir türlü bırakmaz kendini. Yazarken kendi zihninde hep jüri karşısındadır. Halbuki yazar mükemmelliğin değil ışığın peşinde olmalıdır. Kendi içinde dalışlar gerçekleştirdiğinde kaybetmekten korktuğu tek şey aydınlık olmalıdır. Burada denge çok önemlidir. İnsan, öz şefkatten uzaklaşmadan, kendi emeğine saygı duyarak değerlendirmelidir yazdıklarını.  

Üstat Nuri Pakdil’in dediği gibi yazmak uzun bir yürüyüşe başlamaktır. Yazarın ödevi yazmaktır.’ Bu yürüyüş bir yaşam stilidir.  Ömürlük, zevkli, yorucu, içten dışa bir yürüyüş. Bu yürüyüşte devamlılık önemlidir.  

İnsanın kendine taktığı bir başka çelme de yazarken sürece değil sonuca odaklanmasıdır. Sonuca odaklı olmak, yazarken tecrübe edilebilecek duyguları baltalar. Sabrı tüketir. Yazarın odaklanması gereken her gün yazacağı o birkaç sayfa ya da cümledir.  

Bazı günler içimizdeki nehir hızla akar sayfalarca yazarız. Bazen nehir yavaşlar. Birkaç cümle ile yetiniriz. Yazar yetinmeyi bilerek yolda yürüyendir.  

 Yazarken kendinizle misiniz? Yazdıklarınızı yazdıklarıyla kıyasladığınız kaç kişi daha sizinle klavyenin başına oturuyor?  Kıyas, insanda daima geç kalmışlık ve yetersizlik hissi uyandırır. İşe kaygısız odaklanmaya izin vermez. İnsan kendi yolunda, kendi emeklerine şefkat göstererek yürümelidir. Başka yazarlar, hayatlar, hikayeler ve başarılar bize ilham olmalıdır, kıyas kaynağı değil.  

Yazma yolculuğundaki bir başka direnç, ne yazacağını bilmemektir. Yeryüzünde yazılması gereken her şey yazılmış, söylenmesi gereken her şey söylenmiş gibidir. Bu bir çeşit tıkanıştır. Yazmak, içinde esip duran bir rüzgâr gibi hiç dinmiyorsa, söyleyemediklerin bir avuç huzursuzluk gibi düğüm düğüm yerleşiyorsa göğsüne, demek senin pencerenden söylenecek şeyler var.  Şu zamana kadar söylenen hiçbir şey senin pencerenden söylenmedi. 

Söylenmiş olan, yeni bir ses ve bakışla söylendiğinde tekrarlanmış olmaz. Zihinlerde tazelenmiş olur.  

İnsan yazmaya başladığında ve o ilk emeğiyle bakıştığında içi içine sığmaz. Yazdığını hemen herkes okusun ve beğensin ister. Dergilere başvurur, kalemine güvendiği insanlara gönderir yazdıklarını.  Geri dönüş ister.  Geri dönüşler ve yapılan eleştiriler karşısında ise omuzları düşer ve kendini başarısızlığa uğramış gibi hisseder. Bunlar yazmaya başladığımızda aşağı yukarı hepimizin yaşadığı şeylerdir. Eleştirilen siz değilsiniz, yeteneğiniz de değil. Eleştirilen sadece yazdığınızdır. Kimse klavyenin başına oturduğu ilk anda sefilleri yazmaz. 

  Çaba, azim, sabır, süreklilik ve emek yazma yolculuğunun yoldaşlarıdır.  Birinin eksikliği dahi söz konusu olmamalıdır.  

Yazmaya başlarken, zihninin duvarlar örmesine izin vermeden sadece yazmalı insan.  Yolun sonunu düşünmeden sadece yola ve tecrübelere odaklanarak yürümeli. Cesare Pavese’nin günlüklerinde şöyle bir cümle vardır: ‘Budalaca bir şey yazamayan bir insan, güzel bir şey de yazamayabilir.’  Öyleyse insan kendi önünden çekilerek yazmalıdır.   

 

Bahar Gök Barman 

05.08.2024 

Liverpool

 

 

 

 

 

 

Tulu(şiir)


        

    

(damarlarımda hissettiğim bir devinim var )


ve sessizce yenildim 

sevinç biriktirdim zafer göğünde 

ağlayarak yürüdüm gözlerimden zuhur eden yolları 

keşşaf değilim 

kalbim bir keşşafın evi 

kalbime otuzdört yıldır misafirim 

açtığım gediklerden mahcubum 

sözler yığınına çevirdim orayı 

mezarlar yığdım içine 

aşkı bir çift göze kurban ettim 

kanını keşşafın evine akıttım 

dağılmış bir hali kanıksadım  

gözlerimi avuçlarıma tutarak 

kasavetlendim keşşafın huzurunda 

Medet! Medet!  

ey yalnızlığın tenhalarında şiire 

şiirin tenhalarında adına tutunduğum 

gökteki murat yağmurları ile günahkarları yıkayan

ey kahrımızdan tükenmeyelim diye 

zalimin cehennemini kalbinde tutuşturan 

medet! 

 

sırrımı açık etmedi keşşaf 

bekledi eve layık bir dosta dönüşmem için 

  

ben bir inciysem bu aşağı diyarlarda 

bir dalgıç elbet bulur beni 

bir bütünün parçasıysa sularım 

yerim yurdum bellidir 

yol armağanımdır keşşafın kapısında beklemek 

o kapının gezginiyim ben 

tüm virajların sonu 

denizlerin köpüğü o kapı 

ey şair 

keşşafın kapısında uyanmaya kim ölüm dedi 


Bahar Gök Barman 

Liverpool 

28.03.2024 

En yeni

İÇERDEKİ KİTABI OKUMAK

Penceremin hizasında, boynunu sokağa doğru eğip etrafı aydınlatan sokak lambası tanır beni. Onu izlerken hüzün denizine nice göz...