Yazamamanın önündeki engeller zihin şemsiyesinin altında çoğalttığımız vehimlerdir. Mesela yazmak için tüm sorumluluklardan ayrı, bir başka hayata ihtiyacımız olduğuna inanırız içten içe. Yazmak için her türlü meşgaleden uzak dingin bir hayat.
Yazmak istiyorum ama hiç vakit bulamıyorum, diye yakınırız çevremize. Kendi içimizde bahanelere sığınırız. ama'larımızı çoğaltırız. Halbuki köpük içinde bulaşık yıkarken bir dize parlayabilir insanın kalbinde. Araba sürerken yeni bir deneme konusu gelebilir aklına. Kek çırparken bir ilham akışı yakalayabilir içinde. Yazmak için dokunulmamış, salt kalem ve kâğıttan ibaret bir hayata değil, zihnimizde bir yazma köşesine ihtiyaç duyarız. Hayatın içinde, zihnin bir köşesinde daima aktif bir sekme.
Yazı hayatın içinde nefes alabilen bir eylemdir. Yaşamanın doğurduğu bir ihtiyaçtır.
William Faulkner bu konuya şöyle değinir: ‘İnsanlardan şöyle şeyler duyuyorum: “Evli ve çocuklu olmasaydım, yazar olabilirdim” ya da “Bunu yapmayı durdurabilseydim, yazar olabilirdim.” Buna inanmıyorum. Bence yazacaksanız yazacaksınızdır. Hiçbir şey size engel olamaz.’
Yazarların, yazma serüveni hakkında bir araştırma yaptığımızda, iyi bir hayat disiplinine sahip olduklarına şahit oluruz. Çoğu sabahın erken saatlerinde uyanıp güneşin doğuşuna, kelimeler arasında şahitlik eder. Bazısı gece çalışır.
Nuri Pakdil, Bir yazarın notları aslı eserinde, sabahın erken saatlerinden başlayıp öğleye kadar çalıştığını söyler. Dostoyevski'nin gece yazmayı tercih ettiğine değinir. Mevlâna, Yunus Emre gibi zatların hem gece hem de gündüz çalıştıklarına değinir. Hiçbir yazarın tek işi yazmak değildir.
Yazamayan insanın kendine taktığı bir çelme de mükemmeliyetçiliktir. Yazdıklarını bir türlü beğenmez. Yaptığı işi küçümser. Yazdıklarını siler, atar. Yazının akışına bir türlü bırakmaz kendini. Yazarken kendi zihninde hep jüri karşısındadır. Halbuki yazar mükemmelliğin değil ışığın peşinde olmalıdır. Kendi içinde dalışlar gerçekleştirdiğinde kaybetmekten korktuğu tek şey aydınlık olmalıdır. Burada denge çok önemlidir. İnsan, öz şefkatten uzaklaşmadan, kendi emeğine saygı duyarak değerlendirmelidir yazdıklarını.
Üstat Nuri Pakdil’in dediği gibi ‘yazmak uzun bir yürüyüşe başlamaktır. Yazarın ödevi yazmaktır.’ Bu yürüyüş bir yaşam stilidir. Ömürlük, zevkli, yorucu, içten dışa bir yürüyüş. Bu yürüyüşte devamlılık önemlidir.
İnsanın kendine taktığı bir başka çelme de yazarken sürece değil sonuca odaklanmasıdır. Sonuca odaklı olmak, yazarken tecrübe edilebilecek duyguları baltalar. Sabrı tüketir. Yazarın odaklanması gereken her gün yazacağı o birkaç sayfa ya da cümledir.
Bazı günler içimizdeki nehir hızla akar sayfalarca yazarız. Bazen nehir yavaşlar. Birkaç cümle ile yetiniriz. Yazar yetinmeyi bilerek yolda yürüyendir.
Yazarken kendinizle misiniz? Yazdıklarınızı yazdıklarıyla kıyasladığınız kaç kişi daha sizinle klavyenin başına oturuyor? Kıyas, insanda daima geç kalmışlık ve yetersizlik hissi uyandırır. İşe kaygısız odaklanmaya izin vermez. İnsan kendi yolunda, kendi emeklerine şefkat göstererek yürümelidir. Başka yazarlar, hayatlar, hikayeler ve başarılar bize ilham olmalıdır, kıyas kaynağı değil.
Yazma yolculuğundaki bir başka direnç, ne yazacağını bilmemektir. Yeryüzünde yazılması gereken her şey yazılmış, söylenmesi gereken her şey söylenmiş gibidir. Bu bir çeşit tıkanıştır. Yazmak, içinde esip duran bir rüzgâr gibi hiç dinmiyorsa, söyleyemediklerin bir avuç huzursuzluk gibi düğüm düğüm yerleşiyorsa göğsüne, demek senin pencerenden söylenecek şeyler var. Şu zamana kadar söylenen hiçbir şey senin pencerenden söylenmedi.
Söylenmiş olan, yeni bir ses ve bakışla söylendiğinde tekrarlanmış olmaz. Zihinlerde tazelenmiş olur.
İnsan yazmaya başladığında ve o ilk emeğiyle bakıştığında içi içine sığmaz. Yazdığını hemen herkes okusun ve beğensin ister. Dergilere başvurur, kalemine güvendiği insanlara gönderir yazdıklarını. Geri dönüş ister. Geri dönüşler ve yapılan eleştiriler karşısında ise omuzları düşer ve kendini başarısızlığa uğramış gibi hisseder. Bunlar yazmaya başladığımızda aşağı yukarı hepimizin yaşadığı şeylerdir. Eleştirilen siz değilsiniz, yeteneğiniz de değil. Eleştirilen sadece yazdığınızdır. Kimse klavyenin başına oturduğu ilk anda sefilleri yazmaz.
Çaba, azim, sabır, süreklilik ve emek yazma yolculuğunun yoldaşlarıdır. Birinin eksikliği dahi söz konusu olmamalıdır.
Yazmaya başlarken, zihninin duvarlar örmesine izin vermeden sadece yazmalı insan. Yolun sonunu düşünmeden sadece yola ve tecrübelere odaklanarak yürümeli. Cesare Pavese’nin günlüklerinde şöyle bir cümle vardır: ‘Budalaca bir şey yazamayan bir insan, güzel bir şey de yazamayabilir.’ Öyleyse insan kendi önünden çekilerek yazmalıdır.
Bahar Gök Barman
05.08.2024
Liverpool

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder