Daha harikası olmayacaktı. Bu düşüncenin sebebi, kendine varlık giydirmen. “Ben yaptım,” diyorsun içindeki en hassas köşende. “Ben karar verdim, ben seçtim; benim yüzümden olmadı ya da oldu...”
Beş saniye önce hatırlatılanı ne çabuk unutuyorsun. Senin dünyaya gelmeni murad eden var. İlk yaratılan ile sana nakışlı bir kaderi yazıp inci diye boynuna takan var. Beslenmeye muhtaç bir bebekken göğsü şefkatle dolu bir kadını üstüne titreten var. Kalbini evirip çevirip sana aşkı yaşatan var.
Lütuflar ve hediyeler ile sana daima inayet eden bir Allah var. Fakat sen unutuyorsun. Çünkü gündüzü de geceyi de yaratan Rabbin, bazen geceye maruz bırakıyor kalbini. “Çok ışık yaktım. Hadi şimdi ışığı sen bul, sen tut ucundan meşalenin. Yeniden gel lütuf denizime,” diyor.
O anda, beş saniye önce annesi ile beraber olup birkaç adım sonra annesini kaybeden çocuk gibi ürküyorsun. Ne kenarda yanıp sönen meşaleyi görüyor gözlerin ne de her an seninle olanı hissediyor kalbin.
Allah seni sabırla bekliyor. Bazen yapamıyorsun. O ise kalbinde şefkatiyle, merhametiyle meşale yakıyor. Kerem sahibi çünkü O. Latîf, Rahman ve Rahîm...
Bir terazi var içinde. Bir tarafında dünya, öteki tarafında ahiret olan. “Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünyaya, yarın ölecekmiş gibi öteki dünyaya çalışın,” diyor aşk dolu bir ses. Dengeli bir yaşama çağırıyor seni; sadece sözde değil, yaşam stiliyle, duruşuyla...
Yaşanabilecek tüm acıları yaşıyor, daha göçmeden evvel. Anneciğini veriyor toprağa... Henüz dünyaya gelmeden babacığını... Sonra baba yerine koyduğu dedeciğini, yol arkadaşını, çok sevdiği amcasını, evlatlarını sıra sıra... Bilmem kaç savaş sığıyor altmış üç yıllık ömrüne. Hepsi Allah için, hepsi aşk için...
Hep affediyor... Gözü yaşlı, yüzü güleç... “Denge,” diyor; aşkın ta kendisi...
Tüm hüzünlerin, sevinçlerin, dünyalıkların ortasında dengeyle yürümeyi gösteriyor.
Sen bazen çok sarsılıyorsun ya hani... Öyle çok büyük kayıplara gerek yok. En ufak şeyde bile terazinde depremler geliyor meydana. Dünya tarafı ağırlaşıyor ya hani terazinde; o ağırlığı omuzlarında, göğsünün tam ortasında, zihninde hisseder oluyorsun. İçindeki Muhammedî nuru unuttuğun için oluyor hep. Onu anmadığın için kalkamıyorsun altından pamuktan yüklerin...
Secdelerde ağlamayı geciktiriyorsun öyle zamanlarda. Önce herkese koşuyorsun “Medet, medet,” diye... Şikâyetleniyorsun hatta. Asıl gitmen gereken randevuyu hep geciktiriyorsun.
Allah’tan Allah merhamet ediyor da buluşturup azalarını suyla, koşuyorsun yeniden O’na... Terazin dengeleniyor. Ağırlaşan dünyan, secdeye değen alnınla hafifliyor. Kanatsız havalanıveriyor kalbin. Ferahlıyorsun...
Ne yapacağız böyle seninle? Senden mükemmel olmanı beklemiyorum da, hiç olmazsa terazinde doğruluğu, doğrulukta istikameti isteyelim... Duamız olsun bu:
İstikamet, Ya Rabbi...
Bırakma, Ya Rabbi...
Merhamet, Ya Rabbi...
Yıka, Ya Rabbi, Gaffar denizinde,
Affuv denizinde,
Tevvab denizinde...
Ben hiç savaşa katılmadım, Rabbim. Fakat gözle görünmez bir savaşım vardı hep. Yürürken, uyurken, uyanıkken, ağlarken ve gülerken...
Yaşarken bir savaş vardı içimde.
İçimde zuhur eden elvan duygularla savaştım; kırılmasın diye terazi.
Kırılmasın diye, dünyaya gönderirken benden muradı olan...
Onu da başaramadım, Rabbim.
Kapındayım...
Kapın tacımdır. Kapın kılıcımdır. Kapın kalemimdir. Kapın sevdamdır...
Bahar Gökbarman
05.05.2026
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder