Bir hikâye yazıyordum. Bir adam, bir kadını yanında alıkoyuyordu. Kadın, ondan kurtulmanın bir yolunu buldu. Yalınayak koşarak uzaklaştı. Tam evden çıkıp giderken hikâyeyi yarım bıraktım. Arada hâlâ sesleniyor bana o kadın. Nefes nefese kalmış bir hâlde, “Yoruldum koşmaktan, artık varacağım yere ulaştır beni,” diyor.
Bazen babamın fotoğrafına bakıyorum. “Cenazede bir tek sen yoktun,” diyor. “Arefe günleri de gözüm hep seni arıyor. Ne zaman gelirsin?” diyor.
Bilgisayarı açıyorum. Yazılarımı topladığım klasöre göz gezdiriyorum. Klasörün içinde bir klasör daha var: Tamamlanmamış Yazılar ve Şiirler. Bir yere varamadığım yürüyüşlere misafir oluyorum. Telefonuma bir bildirim düşüyor: Tebrikler, on bin adıma ulaştınız. Her şey bir anda karmaşıklaşıyor. Okunacak kitaplar, yıkanacak bulaşıklar, yazılacak yazılar, beklemekten tozlanmış hayaller çullanıyor üzerime. Serilecek çamaşırlar dile geliyor, eşimin sesini duyuyorum bir yerlerde ama kendi evde yok. Çıkarıp savurduğu çoraplar konser veriyormuş meğer, kanepeyi itince anlıyorum.
Oğlum, gözlerimin önünde bilgisayar oyununa dönüşüyor. Ev, sebzeli mercimek çorbasına; küçük oğlum ise blender’a... İsmet Özel, Turgut Uyar şiiri okuyup duruyor zihnimin kıvrımlarında: “Her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği,” diyor.
Planlar dönüyor kafamda. Küçük oğlum uyursa yarım kalan hikâyeyi tamamlarım, koşmaktan kurtulur bahtsız karakter diyorum. Oğlum uyuyor; beraber uyanıyoruz. Çaylarım soğuyor, kahvelerim yarım kalıyor. Bir termos bardak satın alıyorum, sıcacık içebilmek için. Bu kez de dilimi yakıyorum.
Duvarlar beni izliyor, ben duvarları. Her köşe başında minik ellerden çıkmış özgün bir çalışma var. Eşim, evin içinde her seferinde farklı bir yere konumlandırdığı eşyalarını arıyor. Uyandığında “Günaydın” demiyor, “Yorgunum,” diyor. Gece olsa, herkes uyusa da şöyle kaliteli bir ağlasam diyorum. Uyanıyorum sabahın nuru. Ev halkı, gözlerimi açıp güne başladığımla ilgili bildirim almış gibi ardım sıra uyanıyor.
Gözümü açar açmaz kahve pişirecek kadar sevinç dolu olduğum yıllar geliyor aklıma. Bebek kokusuna karışmış çişli bez kokusuyla ayılıyorum. Beyaz, pufuduk yanaklardan üç dört öpücük alarak şekerimi dengeliyorum.
Bahar geliyor. Ardından yaz. Yürüyüşleri artırıyorum. Güneşe göz kırpıyorum. Bulutların gökle uyumuna hayran kalıyorum. Ağaçlara, taşa, toprağa ağlıyorum. Yeni doğmuş ördek yavrularına akıyor kalbim. Yaşadıklarım, yaşamak isteyip yaşayamadıklarım gözlerimden nehre dökülüyor.
Yapmak istediklerim diziliyor bir bir önüme: Kaza namazlarım, oruç borçlarım, annem ve babam için bir su kuyusu, çocuklar için ikinci kez şükür kurbanı... Bir de cebimde bitmeyecek bir parayla İstanbul’u ziyaret. Sadece türbeleri ve camileri... Oradan Bursa türbelerini ziyaret...
Yıllar uçup gidiyor. Giderken saçlarımda beyaz izler bırakıyor.
Sakin ve telaşsız bir kadın olmayı özlüyorum. Adı tahammül olan iç yollarımda bir tıkanıklık hissediyorum. Kendimden kaçıp Allah’a sığınarak menfi düşüncelerin dal budak salmasını engelliyorum.
İki arada bir derede de olsa yazmak iyi geliyor. Kadın olmak zor, çok zor ama “güzel” diyorum.
Korku ve ümit arasında yaprakları dökülüyor ömrümün.
Yıllar hızlı ve telaşlı geçse de yaşamaya değer diyorum.
Tüm bu düşüncelerimin arasından Ferhat Göçer’i duyuyorum: “Gençliğimi geri verseler bu kez en çok kendimi severim.” diyor.
Kalbim hızlıca onarıyor şarkıyı: “Gençliğimi geri verseler bu kez en çok Allah’ı severim.”
Bahar Gökbarman
02.07 2025
Bu ne güzellik bu ne cevher, yüreğindeki inciler yüzeyin üzerinde tek tek sekiyormuş gibi. İçim ışıldadı bu yazıyı okurken. Hayal gücü diye buna denir. Betimleme ve harfleri alfabenin kucağından söküp alman beyhude değil. Nazargahi ilahi sana baksın gülüm.
YanıtlaSilAmin can Rukiye🥰🌸
Sil💜💜💜
Sil