Kırılma noktalarıma şahitlik eden yıllarımla bir toplantı düzenledim. Yirmi üç yaşım özgüvenle girdi kapıdan ve baş köşeye oturdu. Yirmi altı yaşım, telaşlı ama umutlu bakışlar attı bana, sandalyeye oturmadan evvel. Yirmi yedi, hüzün ve öfke kraliçesi olarak yirmi altının yanı başında yerini aldı.
Yirmi dokuz, selam vererek girdi içeriye telaşlı ve tedirgin. Otuz bir ’in gözü yaşlıydı. Elinde ‘Aşıklar Bayramı’ kitabıyla katıldı toplantıya. Hemen ardından karnı burnunda, elinde uzun uzun dilimlenmiş limonlu havuçlarla otuz iki girdi içeriye.
Yirmi üç bir bardak çay içti. Henüz kahveyle tanışmadığını anımsadım. Diğerlerine kahve ısmarladım.
Dostlarım, bu sizlerle ilk ve son toplantım. Belki aranızda beni tanımayanınız vardır. Hepinizin otuz dört yaş versiyonuyum, dedim gülümseyerek. Yirmi üç çok şaşırdı. Ay çook kilo almışsıınnn, tanıyamadım seni, dedi. Duymazdan geldim.
Niyetim lak lak etmek değil Arkadaşlar. Sizi bu yüzden çağırmadım buraya. Biliyorsunuz ki diğer yaşlarım gibi değilsiniz. Kırılma noktalarınız var, geçmeyeceğini sandığınız sıkıntıların içindesiniz. Düş kırıklıkları ile dolusunuz. İşte tam da bu yüzden bir aradayız. Varsa sorusu olan Hodri Meydan!
Yirmi üç gençliğinden aldığı cesaretle parmak kaldırdı. Sevgili otuz dört, şu an deli gibi YDS ve KPSS çalışıyorum, Öğretmen olarak atandım mı?
Elimdeki kahve fincanını yavaşça yere bıraktım. Diğer yaşlarla bakıştık. Yirmi üç ’ün yanına giderek saçlarını okşadım.
Canııım, denklik bile alamadın. Bu yüzden sınavları geçip geçmemenin de bir önemi kalmadı.
Lütfen bunun acısını yüklenmeye kalkma. Onun sancısını yirmi beş üstlendi. Kızcağız kucağında bebeğiyle, gömdüğü hayallerin yasını tutuyor.
Bilirsin, her yas kendisini tutanı yeniden doğururmuş. Yas tutarken döktüğün gözyaşlarıyla sulandı yirmi altı. Hayallerini gömdüğün topraktan filizlendi. Yirmi altı işe simli bir kalem ve süslü bir defter alarak başladı. Yeni kitaplar sipariş verdi. Hayalinin adı: “şiir yazmak
Yirmi üç şaşkın ve duyguları karışık bir halde çaydan son yudumunu alıp kalkacaktı ki, elimle sırtını sıvazlayarak biraz daha oturmasını istedim. Sevgili yirmi üç, kimseyi değiştiremezsin, dönüştüremezsin. Kimse hayata senin baktığın pencereden bakmak zorunda değil. Bi sal ya! Bi sal çiçeğim! Hep üzüntüden böyle bir deri bir kemiksin. Yediklerin yağa dönüşmeden gözyaşına dönüşüp buhar oluyor.
Hadi şimdi git! Bahar bahçesinde bir unutmabeni çiçeği ol. Ya da bir kuş ol sıcak ülkelere uç, deyip uğurladım körpecik gelini.
Yirmi altı ile göz göze geldik. Selam umutlu genç! Duydun işte söylediklerimi. İstikrarla devam ettirmeye çalıştığın okumalarını hala sürdürüyorum. Okuduğum kitaplardan notlar alıyorum. Hatta bir yazı atölyesine katıldım, kurgu bile yazıyorum. Seni çok tutmayayım ben, okuyacak kitapların vardır. Yirmi altı zıplaya zıplaya ağzı kulaklarında ayrıldı odadan.
Yirmi yedi ile bakıştık.
“Annem ’in bu dünyadan küs olarak göç edişine alıştım mı?” diye sordu gözü yaşlı.
“Alıştın sevgili yirmi yedi. Allah kalbi kırıklarla beraberdir hakikati hatırlatıldı sana. Bunun için şükürler ettin. Hani hastane odasında beklerken yüzük parmağı şişmişti annenin. Yüzüğü keserek çıkarmıştınız parmağından. Yedi yıl geçmesine rağmen hiç çıkmadı aklından o an. Ölürken kıymeti kalmayan şeylere çok anlam yüklememeyi öğrendin o gün. Bu öğretiyi ne zaman unutsan, annenin şişmiş parmağını sıkan o yüzük gelir aklına.
Yirmi yedi gözündeki yaşları silerek “peki ya evlilik? Onu affedebildin mi? Hala evli misin? Diye art arda sorular sordu.
İstemeden sesli güldüm. Odada benden başka gülen olmadı.
Kız o nasıl soru canım yirmi yedi? İkinci kez anne bile oldun, dedim.
Duygular denizinde, öfkenin akışında olan yirmi yedi odayı terk etmek için hışımla kalktı yerinden.
Dur dur otur! Düşündüğün gibi değil, dedim. Yaşadıkların, sağlam olmayan inançlarını hedef aldı. Affetmek öğretildi sana. Kusursuz olmadığını gör diye ayna tuttular sol yanına. Gördün ki affedemediğin sensin. Karşındakini silmek isterken tükenen sensin. Kibrinden doğan öfkenin, öfkenden doğan kestirip atmalarının ve hızlı verdiğin kararların ortasında bocalayan sensin.
Hani en çaresiz anlarının birinde serip seccadeni ağlayarak anlatmıştın ya halini Yaratana. İşte o günden sonra güneşi hiç kaybetmedin. Sarıldı yaraların, kırıkların kaynadı, yere daha sağlam basıyorsun şu anda. Sen de durma artık orada. İster su ol karış bir nehre, ister tohum ol düş toprağa. Hadi sana uğurlar ola, deyip uğurladım yirmi yediyi.
Yirmi dokuz yorgun gözlerle beni izlerken bakışlarını yakaladım. Hey gidi yolcu! Limon fidem, Ayaz yemiş Bahar’ım bu nasıl yorgunluk! Neden ders programına uymayıp tüm ders kitaplarını ve defterlerini aynı anda taşıyorsun sırt çantanda?
Haklısın dedi yirmi dokuz. Teslim olmayı öğrenmem gerek. Çok merak ediyorum ailemle taşındım mı İngiltere’ye? Hiç istememiştim taşınmayı, korkularım vardı.
Taşındın sevgili yirmi dokuz. Bahar şu anda Harikalar diyarında, Old Swan fakültesi, 424 daire 1 de “şikayetsiz yaşam ve kanaat fakültesinde öğrenci.”
Hatırlıyor musun bir dua etmiştin aylar önce: “Allah’ım evime yakın bir ağaç olsun, şehrin ortasında, ağaçsız bırakma beni” diye. Bu duan kabul edildi. İstediğin değil, istediğinden fazlası verildi sana. Evine yürüme mesafesinde yüzlerce ağaca ev sahipliği yapan bir doğa parkın var. Orada öğrendin insanın bir ağaçla da dostluk bağı kurulabileceğini.
Sevgili yirmi dokuz, korkularından emin eyledi Rabbin seni. Bambaşka bir ülkede ve şehirde, eksik yanların tamamlansın diye yeni dersler yazıldı programa. Bazı derslerden bütünlemeye kaldın, bazısını alttan aldın. Kırk yıl geçse geçemeyeceğin derslerden şefkatiyle geçirdi dersin sahibi. Yalnız olmadığını iliklerine kadar hissettirdi. Zorluklar kolaylıklar doğurdu. Gün doğmayacak sandın, daha güzel doğdu.
Yirmi dokuza moral olsun diye sarıldım ve uğurladım. Otuz bir başını kitaptan kaldırıp bana baktı. Gözü yaşlıydı. Teninin rengine çaresizlik, beklemek ve hüzün sirayet etmişti. Ayaklarından şıngırtı sesi geliyordu. Masanın altına eğilip baktım. Hiçbir yere bağlı olmayan zincirler vardı ayaklarında. Gözlerimin içine bakarak bana elindeki kitaptan altını çizdiği bir cümleyi gösterdi. ‘Bir insanı son kez gördüğünü peşinen bilmenin acısı hiçbir acıya benzemiyor’ yazıyordu. Bana dönerek:
“Biliyor musun sevgili otuz dört, hayatım boyunca hep babamı kaybetme korkusuyla yaşadım. Babam nakışlı bir rüya gibiydi hayatımda. O rüyadan Birgün uyanacağımı biliyordum. Ama böyle olacağını tahmin bile edemezdim. Hastalandığını duyar duymaz gitmek istedim. Gidemedim. Vefat etti dediler. Son kez görmek istedim, göremedim. Koca ülkenin sokaklarında ayağımda zincirlerle, gözlerimde çaresizlikle yürüdüm durdum.” dedi
Otuz Bir'in Elindeki kitabı alıp masaya bıraktım. Sarıldık. Hadi gel ayaklarındaki zincirleri çıkaralım, diyerek eğildim. Dokundukça hiç var olmamış gibi yok oldular. Şaşkın halde otuz Bir'in gözlerine bakarak:
“Bak gördün mü zincirler gerçek değilmiş. Dokununca yok olup gittiler. Duygularımız bazen bunu yapar bize. Ayağımıza zincir olurlar, esir oluruz. Suları yükselen dalgalı bir nehir olurlar, ortasında nefessiz kalırız. Kıvılcım olup sıçrarlar, yangın yeri oluruz. Ama gerçekte ne zincir vardır ne de su ve kıvılcım. Bak sana güzel haberler vereyim. Geç de olsa beklediğin vize gelecek. Dört yıl sonra ilk kez ülkene gideceksin. Aileni, akrabalarını ve çocukluğunu ziyaret edeceksin. Her fırsatta yeni baba ocağım dediğin kabristana koşacaksın. Çiçekler ekeceksin annenin ve babanın mezarına. Üzülme artık. Kim bilir nelerden korudu seni Allah gurbette sımsıkı tutarak. Kim bilir hangi eksik yanını doldurdu o gidemeyişler ve sancılı bekleyişler. Buralarda her şey yolunda. Sen de toparlan, iyileş.
Otuz bir masadaki kitabını alıp ayrıldı odadan.
Kaldık otuz iki ile baş başa. Karşımda katur kutur havuç yerken aniden durup ağlamaya başladı. Hüzünle bakarak:
“ Geçen hafta ayrıntılı ultrasona girdim. Doktor bebeğin ayaklarının içe doğru olduğunu söyledi. Buna clubfoot diyorlarmış. Hayatımda ilk kez duydum. Nedir ki diye baktım. Yumru ayakmış Türkçe karşılığı. Tedavisi yıllar süren bir ayak anomalisiymiş. Yıllarca süren tedaviden sonra tekrarlama olasılığı da yüksekmiş.
Kalbimden göğsüme doğru büyüyen bir buz kütlesi var sanki. Yanan bir buz kütlesi. Bu hissi tanıyorum. Annemi kaybettiğim gece kanepenin bir kenarında ağlarken uyuyakalmıştım da unutmuştum vefat ettiğini. Uyanınca hatırlamıştım gerçeği. O an yaşadığım ağrının aynısı bu.
Geçen gün yeniden girdim ultrasona. Bu kez renkli ultrasondu. Bebeğimi her şeyden habersiz eli çenesinde uyurken görünce hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Doktor halime üzülmüş olacak ki sözleriyle moral verdi bana.
Bıraktım kendimi sevgili otuz dört. . Allah’a bıraktım. İçimde atan o minicik kalple Allah’a koştum. Dua istedim dostlardan. Geceler benim oldu, ben gecelerin... Kuşların velisi güvercinlerle dost oldum. Ağaçlara sarıldım. Sincaplarla konuştum. Allah'a ağladım.
Birgün bir kitap okudum. Şöyle yazıyordu;
‘Ahmet Kayhan Dede sohbetlerinde, kaderin duayla ve sadaka ile değiştirilebileceğini, bu sebeple bol bol Allah’a yalvarıp sadaka vermemizi öğütlemişti. Lakin kaderin bazı kesin hükümleri vardır ki o hükmü ne dua ne sadaka değiştirebilir. Allah öyle takdir etmiş ve kesin hüküm koymuştur. Böyle durumlarda bize düşen, kaderin bu hükmünü yaşamamızı kolaylaştırması için Allah’a yalvarmak ve razı olmaktır.’
Derdime dermanı buldum bu nasihatle sevgili otuz dört. Ben bu hakikate tutunuyorum.
Otuz ikinin tabağından bir dilim havuç alıp attım ağzıma. Kız kaç limon sıktın buna. İçindeki buz kütlesini mi çözmeye çalışıyorsun? Dedim. Gülüştük.
Bak sana söyleyeceklerim var.
Oğlun Ali’nin doğduğu gün Allah üç kez sevindirdi seni.
Birincisi doğumun kolay oldu. İkincisi Ali sağlıklı doğdu. Üçüncüsü ailenle 21 ay boyunca beklediğin vize Ali’nin doğduğu gün geldi. Artık üzülmeyi ve beklemeyi bırak, dedim.
Otuz ikinin gözleri parladı. Sarıldı bana sımsıkı. Şükürler etti karnını okşayarak. Odadan ayrılırken limonlu havuç tabağını almayı unutmadı.
Odada otuz dördüncü senemle baş başa kalmıştım. Karşımda duran boy aynasına yaklaştım. Kendimle konuştum:
Bu sene zordu. Bu sene silahsız ve kılıçsız bir savaşın dilsiz askeriydim. Bu sene halının altına süpürdüğüm her yıla gebe kalan bir hizmetçiydim.
Otuz dört bir kelime olsaydı adı gözyaşı olurdu. Gözyaşlarım nerededir şimdi? Onlara dokunamasam da şakaklarımdaki beyazlara dokundum. Bir gözyaşı denizinde yıkanmış gibiydiler.
23.01.2025
Bahar Gökbarman

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder