Henüz on yaşındaydım. Bir nisan sabahıydı. Ev halkı her zamanki gibi benden önce uyanmıştı. Mutfaktan odama kızartılmış biber kokuları yayılıyordu. Yataktan doğruldum. Yüzümü serin bir su çarpıp mutfağa geçtim. Annem ve ablam mis gibi bir kahvaltı hazırlamışlardı. Güneş ışığı masaya çizgi çizgi yayılıyordu. Babam çocukça bir sevinçle mutfak masasına oturdu. İçinde huzur barındıran o gür sesiyle:
Canlarım Bugün ağaç dikmeye gidiyoruz dedi.
Bu güzel habere ablamla çok mutlu olmuştuk. Hep beraber kahvaltı yaptıktan sonra anneme yardım edip masayı topladık. Hazırlanıp çıktık evden.
Aylardan nisandı. Hava inanılmaz güzeldi. Her yer yemyeşil buğday tarlasıydı. Doğu’nun türlü türlü çiçeklerinin harmanlanmış kokusu yayılıyordu gökyüzüne. Tarlalar yeşilin bereketini taşıyordu göğsünde. Bu ay yağan yağmurlar ekmek yetiştirmek içindi memlekete.
Uzun ince köy yoluna girdi babam. Meraklı bir çocuktum ve babam bu yönümü çok severdi. Babama benzeyen gür sesimle:
Köydeki bahçeye mi ekeceğiz ağaçları baba?
Hayır kızım, mezarlığa ekeceğiz.
Mezarlığa mı?
Evet. 20 tane çam fidanı aldım. Hepsini dikeceğiz.
Şaşkınlıkla:
İyi de baba oradakiler zaten ölmüş ağacı ne yapacaklar? Dedim.
Babam anneme bakarak o içten kahkahasını attı. Anlaşılan sorum ikisinin de çok hoşuna gitmişti. Babam:
Ağaç ekelim ki sevdiklerini ziyaret etmek için kabristana gidenler sıcaktan bunalıp hemen ayrılmasınlar. Ağaçların gölgesinde oturup uzun uzun dua etsinler. Ağaç altlarına ve üstüne buğday serpsinler. Ağaca konan kuşların, karıncaların karnı doysun. Gelenlerin içi ferahlasın. Kalpleri huzur bulsun.
İyi de baba insanlar kabristana gidip uzun kalsa ne olur kalmasa ne olur?
Olur mu hiç kızım. Vefat eden sevdiklerimizi ziyarete gittiğimizde bizi görürler, duyarlar. Kabristana gidip onları ziyaret etmemizden memnun olurlar.
Nasıl yani? Şimdi Ali dedem, Fahriye ninem, Kemal Amcam bizi duyuyor mu?
Duyarlar tabi. Fakat biz onları duyamıyoruz.
Heyecanım kat kat artmıştı. Nihayet mezarlığa kavuşmuştuk. Aile mezarlığına geçtik. Babamın bahçe işlerinde çalıştırdığı Kasım Amca bizden önce çam fidanlarını, küreği, kazmayı getirmişti. Ağaçları ekeceğimiz yerleri bile kazmıştı.
İlk çam fidanını Ali Dedemin başucunu ablam ekti. İkinci fidanı Fahriye ninemin başucuna annem ekti. Kemal amcamın başucuna ise babam ekti. Aile mezarlığında başka mezarlık yoktu. Ama üç mezarın yanında çam ağacı dikmek için beş çukur daha vardı.
Anneme ve babama dönerek:
Eee ben kimin başucuna ekeceğim dedim.
İkisi birbirine bakıp yine gülümsediler. Babam:
Sen de buraya ek kızım diyerek önünde mezarlığın olmadığı ilk çukuru gösterdi.
Ee hani bana mezarlık kalmadı diye sitem ettim çocuk kalbimle.
Annem saçımı okşayarak:
Senin de nasibin buraymış Gamze’m. Bak yağmur çiseliyor. İyice bastırmadan fidanları ekip eve gidelim. Çek besmeleyi ek fidanını kızım dedi.
İtiraz etmedim. Küçük kalbimi saran pembe bir mutlulukla toprağa oturttum fidanımı. Etrafını kenardaki topraktan sürükleyerek doldurdum.
Yağmur hızlanmaya başlamıştı. Her birimiz birer fidan ekmiştik. Geri kalan fidanları Kasım amca hızlı hızlı çukurlar açarak ekti. Babam bize dönerek:
Hadi bakalım artık sizin de dünyada bir dikili ağacınız var dedi.
Ablamla birbirimize bakıp gülümsedik. Kasım Amca geri kalan fidanları da diktikten sonra ayrıldık kabristandan.
Tam on yıl sonra, yine bir nisan sabahıydı. Babamı bir trafik kazasında kaybettim. O gidince yaslandığım dağ gitti, duam gitti, içimdeki başı dik o küçük kızın boynu büküldü. Babamı çocuk ellerimle ektiğim çam ağacının altına gömdüler. Çocukluğuma komşu oldu babam. Onu ziyarete her gidişimde bir poşet buğdayla gidiyorum. Ağacın gölgeliklerine serpiyorum. Toprağını kokluyorum, öpüyorum. Hemen kalkıp gitmiyorum. Gidersem üzülür diye akşam günbatımına denk başucundan ayrılmıyorum.
BAHAR GÖK BARMAN

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder