17 Temmuz 2024 Çarşamba

Hayallerin Parayla Satın Alındığı Hayatların Hikayesi: İnci (yazı)


  John Steinbeck 1902 yılında Amerika Birleşik Devleti’nin Kaliforniya eyaletinde doğar. Çocukluğu Kaliforniya’daki Salinas vadisinde geçer. Ne istediğini çok iyi bilen bir çocuktur. Düşlerini hep iyi bir yazar olmak süsler. 17 yaşında girdiği Stanford üniversitesinde sadece yazarlığına faydası ve etkisi olacak derslere girmeyi tercih eder. İlk yazıları ise üniversite dergisinde yayımlanır.  

  Steinbeck kendi çağının ve o çağdaki acılardan doğan derin oyukların yazarıdır. Sesi duyulmayan halkın, yaşam mücadelesi görülmeyen işçi sınıfının, döneminde dökülen gözyaşların sesidir. Büyük Buhran Dönemi’nin en sevilen yazarı olması da bu yüzdendir. 

  John Steinbeck 38 yaşındayken La Paz isimli kente geziye çıkar. Orada bir halk hikâyesi dinler. Çok etkilendiği o hikayeden esinlenerek bir kitap yazmaya başlar.  Kitabı Geziden iki yıl sonra ‘The Pearl adıyla yayımlanır. Bu kitap dilimize çevrilmiş haliyle yazarın ‘inci’ adındaki eseridir.  

  Kino, karısı Juana ve bebekleri Coyotito, geçimini inci avcılığı yaparak temin eden bir köyde yaşar. Bu yoksul aile birbirlerinden aldıkları güç ve enerji ile mutlu bir hayat yaşamaktadırlar.  

  Yazar halk arasında tüm çıplaklığıyla yüze vurulan sınıfsal ayrımcılığın karanlığını,  bu ailenin en küçük üyesi olan Coyotito ile bize aktarır. Toplumsal eleştirileri olay örgüsü içerisinde eriterek sunar okura.  

  Her şey Kino ve Juana’nın bebekleri Coyotito’yu bir akrebin sokmasıyla başlar. Bebeğin acı çığlıklarına tüm mahalle toplanır. Herkesin ağzından tek cümle çıkar: ‘Doktor gelmez bu barakaların olduğu kirli yıkık mahalleye. Daha önce de hiç gelmedi.’ 

  Kino ve Juana çocuğu alıp doktorun kapısına gider. Kapıyı uşak açar. Uşak ve Doktor arasındaki diyalog  şöyledir: 

  • Efendim, Zavallı bir Kızılderili bebeğiyle gelmiş. Akrep sokmuş bebeği dediğine göre. 

  • Benim zavallı kızılderililer’in böcek sokmalarını iyileştirmekten başka işim yok mu? Ben doktorum, veteriner değil.’ 

 

  Paraları olmadığı için doktor bebeği tedavi etmez. Çaresizlik içinde geri dönerler. Kendi ilkel yöntemleri ile çocuğu tedavi etmeye çalışırlar.  Onca hor görülmüşlük ve insan yerine alınmayışların yanında yaşadığı bu olay Kino’yu Tanrı’ya yöneltir. Değerli bir inci bulmak için dua eder. Ve duasına cevap gelir. İnci avı sırasında daha önce eşi benzerine hiç rastlamadığı büyük bir inci bulur. Bu haber tüm mahalleye hatta kente yayılır. Bir anda Kino’nun tüm hayalleri ve umutları değişiverir.  

 

‘ Benim oğlum okuma öğrenecek , kitapları karıştıracak. Yazacak da, yazmayı da öğrenecek. Oğlum sayılarla uğraşacak. Onun bunları bilmesi bizi özgürlüğe kavuşturacak. O öğrenecek , onun aracılığı ile biz de öğreneceğiz.’ 

 

  İnci bulan bir babanın evladına gelecek sunabilme ümidi. Hem de öyle yatlar, katlar alma ümidi değil bu.  Kino, evladının harfleri, sayıları, okumayı ve yazmayı öğreneceği günleri hayal ediyor. Tüm bunlara sahip olmak için sınıf atlaması gerek. Peki nasıl? Eşyayla yani parayla.   

Steinbeck Kino’nun masum hayallerinin arasından bize sessizce bir dikenli gül uzatır. Gül Coyotito, diken ise sistemdir. 

Kitapta Kino ve abisi arasında geçen diyalog şöyledir: 

Ağabeyi sorar: 

  • Peki artık zengin olduğuna göre ne yapmayı düşünüyorsunuz. 

Kino, inciye baktı. Juana kirpiklerini yere indirdi. Heyecanı yüzünden okunsun istemedi. İncinin akkor ışığında Kino’nun gözlerinin önüne geçmişte düşlediği ama olanak dışı saydığı için hemen vazgeçtiği görüntüler belirdi. İnci’de karısı Juana’yı, Coyotito’yu ve kendini yüce sunağın önünde ayakta dururken, sonra da diz çökerken gördü. Karşılığını ödeyebileceğine göre artık evlenebilirdi. Usulca ‘evleneceğiz’ dedi, kilisede.’’ 

 

 John Steinbeck, Kino’nun masum hayalleri arasına bir dönem eleştirisini daha serpiştirmiştir: ‘Paran yoksa kilisede evlenemezsin. Yazar Kino’nun geçmişte düşlediği fakat olağandışı saydığı için düşlemekten vazgeçtiği görüntüler’ ifadesiyle insanların hayal dünyasına kadar girebilen bir sistemin kısıtlayıcılığını çok güzel vurgulamıştır.  

   Kitap mutlu sonla bitmiyor elbette. İnci Kino’dan almak istediklerini de alıp suyun en karanlık boşluğuna yuvarlanıyor.   

   Kitabı okurken çok şey geldi dilimin ucuna. İnsan istese de yokluğun kölesi olamaz. Ama varlık öyle midir?  Bir incinin ışıltısında dahi gülümsese kölesi olur insan. Hele de paranın insan, insanın araç olduğu bir toplumda.  

İnsanın umududur kurduğu hayal. Lakin tutsağı olmamalı onun. Tutsaklığın başladığı yerde ateş kırmızısı bir hırs bürür ruhun tarlasını. Tüm yeşilleri yok eder.  

Kino’nun kafasında çalan türkülerden bahsetmeden geçemeyeceğim.  Düşmanın türküsü, aile türküsü, inci türküsü… Hepimizin içinde çalan türküler. Bu türkülerin sesi bazen mantık odalarından bazen vicdandan bazen hayallerden ve arzulardan gelir.  

Bazı şeyler ‘varlık’ adıyla girer hayatımıza. Bize ne getirip bizden neleri götüreceğine irademizle karar veririz. Duruşumuz ve duygu kontrollerimizle. 

Altın ikindinin geç saatlerinde önce küçük oğlanlar, kasabanın sokaklarında koşuşup Kino ve Juana’nın geri döndükleri haberini yaydılar. Karı koca toprak yoldan kente doğru geliyorlardı. Güneş arkalarındaydı, uzun gölgeleri önlerine düşmüştü. Sırtlarında karanlıktan iki kule taşıyorlardı sanki. Kino’nun omuzunda bir tüfek asılıydı.  Juana’nın yeldirmesi bir bohça gibi sarkıyordu omzundan. Bohçada küçücük, yumuşacık bir yük vardı.  Yeldirme kan lekeleri içindeydi. Kino’nun kulaklarında Ailenin Türküsü bir çığlık gibi yırtıcıydı. 

 

  Kaybetmek de umuttur. Bazen şükretmeyi, var olanla yetinmeyi öğretir. Her gün yeniden doğan güneşe sıradan bakışı alır gözlerinizden. Güneş tepede tüm ışıklarını ve renklerini toplayıp batmaya niyetlendiği an bunun bir mucize olduğunu hissedersiniz. Hem de her gün tekrarlanan bir mucize.  

 

 Bahar Gök Barman

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

En yeni

İÇERDEKİ KİTABI OKUMAK

Penceremin hizasında, boynunu sokağa doğru eğip etrafı aydınlatan sokak lambası tanır beni. Onu izlerken hüzün denizine nice göz...