Sonbaharın serin bir ikindi vaktiydi. İngiltere’nin Liverpool şehrinden, İskoçya’nın başkenti olan Edinburg’a doğru yola çıktık. Yol haritası mesafeyi dört saat on yedi dakika gösteriyordu.
İngiltere’den İskoçya’ya doğru yol aldıkça şehrin gürültüsü yerini yemyeşil tarlalara bıraktı. Buz mavisi göğün altında otlanan koyunları ve kuzuları seyre daldık. Bulutlar az sonra kucağımıza düşecekmiş gibi yakındılar.
Yolumuz yaklaşık beş saat sürdü. Koyunları kuzuları dağları tepeleri otları ve göğü izlerken yol nasıl bitti hiç anlamadık. Edinburgh’a varır varmaz ayırttığımız otel odasına geçip dinlendik. Hayatımda gördüğüm en hijyensiz otel odasıydı. Bu yüzden uykuya dalmak benim için pek kolay olmadı.
Sabahın nurunda uyanıp evden getirdiğim kahveyi demledim. Yol arkadaşlarım uyurken otelin etrafında gezindim. Epey uzakta ve yüksekte bütün ihtişamıyla bir katedral görünüyordu. Küçük çaplı bir araştırmanın sonunda bu Katedral’in 12. Yüzyılda kurulan St Giles’ Katedral’i olduğunu öğrendim. Gotik mimarıya sahip bu katedral Ortaçağ’ın en önemli kilise binalarından biriymiş.
Yol arkadaşlarım uyanır uyanmaz toparlanıp bindik arabaya. Macera başladı. Hijyensiz otel uçtu gitti aklımdan.
Sabah güneşi tepeye doğru çıkarken, Queenferry crossing köprüsünde yakaladı bizi. Koyu mavi göğün altına özenle serpiştirilmiş bulutların arasından parlayıp durdu güneş. Kuzey denizi gökyüzüyle uyum içindeydi. İnsan bu berrak denizi izledikçe maviye yeniden âşık oluyor.
Doğanın yeşil renginin tonları, bu kadim şehirde hürce yayılmış her yana. Pencere kenarlarında kendiliğinden yeşeren otlar, bahçe taşlarında büyüyen mantarlar, kilise tepelerinde boy veren kelebek çalısı, taş evlerin duvarlarında salınan karahindiba çiçeği… Edinburgh’da doğa hür ve dokunulmaz.
Edinburgh old town (eski şehir) ve new town(yeni şehir) diye ikiye ayrılmış olsa da ben bunun pek de öyle olmadığını düşünüyorum. Bana sorarsanız her yeri old town. Çünkü tarih her yerden fışkırıyor.
Hangi sokağa girsek bir kenarından Edinburgh kalesi gülümsüyor. Şehirde muhteşem bir mimari var. Gotik mimari modern mimariyle harmanlanmış. Fakat Modern mimari haddini her sokakta biliyor. Edinburgh tarihinin karşısında el pençe divan ve edepli.
Bu yaşlı şehirde, şimdiki zamanın şartları, tarihin önünü kara bir perde gibi örtmüyor. İnsanlar mekânlarıyla evleriyle ve zamanlarıyla Edinburgh tarihine kiracı gibi yaşıyor. Diyebilirim ki Edinburgh’un ev sahibi kesinlikle ‘tarih’.
Büyük bir kısmının UNESCO Dünya miras listesinde olduğu bu tarihi şehri gezerken insan kendini geçmiş yüzyılda hissediyor. Bir şehrin bunu hissettirebilmesi ne kıymetli şeydir.
Fotoğraf çeke çeke yürürken kendimizi Victoria caddesinde bulduk. Edinburgh gezisi boyunca renk cümbüşüne şahitlik ettiğim tek yer Victoria caddesi oldu. Edinburgh’un genel mimarisinden çok farklı olan bu cadde, Yunan mimarisinden çok etkilenen Mimar Thomas Hamilton tarafından tasarlanmış. Şehrin en çok fotoğraflanan caddesi burasıymış. Bu kıvrımlı renkli caddenin göbeğinde, bağımsız kitapçıları, mağazaları, hediyelik eşya dükkanlarını gezdik.
Victoria caddesi boyu yürüdükten sonra Grassmarket meydanında bulduk kendimizi. Edinburgh kalesinin uzaktan en güzel manzarasını buradan izleyebilirsiniz. Meydanda kalenin ihtişamına gölge düşürecek hiç yapıt yok.
Grassmarket meydanında kurulan el emeği eşyalar pazarında gezindik. O sırada acıktığımızı farkettik. Hem helal hem de doyurucu bir yere ihtiyacımız vardı. Rızkını arayan kuşlar gibi gezinmeye başladık. Edinburgh’un muhteşem kalesine yüzünü dönmüş yemyeşil tasarımıyla göz kamaştıran bir kafe: ‘’Zaza’s coffee House’’ Kafe’nin sahibi yol arkadaşım gibi Bingöllüymüş. Sıcacık küçük kafede, kendi evimizdeymiş gibi helalinden doyup kalktık. Karnımızda doyduğuna göre artık şehrin en yükseğine konumlandırılmış bin yıllık yapıt olan Edinburgh kalesine çıkabiliriz.
Edinburgh kalesine çıkmaya niyetlendiğimiz an, rüzgârın bir fısıltı gibi getirdiği Gayda sesine kulak verdim. Gayda İskoçya’nın tarihine tanıklık etmiş, İskoçlar için vazgeçilmez olan bir müzik aletidir. İnsan ruhuna işleyen dinlendirici ve huzurlu bir sesi var. Bu dingin erinci daha önce ney sesi duyduğumda hissetmiştim. İskoç’lar bu nefesli alete ‘savaşın enstrümanı’ adını vermişler.
Kaleye doğru merdivenleri bir bir çıkmaya başladık. İskoç bir teyze ve amca karşıdan gülümseyerek kale merdivenlerinden iniyordu. Teyze ile göz göze gelip selamlaştık. Teyze : ‘Buradan çıkmak hiç de kolay değil haksız mıyım’ dedi. Böylece ayaküstü muhabbet etmeye başladık. Türkiyeli olduğumuzu öğrendiklerinde ilgileri arttı. Buna şaşırmadım, çünkü Birleşik Krallık ’ta ekseriyetle tercih edilen tatil ülkelerinden biri Türkiye. Mavi gözlü gri bereli şık teyzeye Edinburgh’a hayran kaldığımı söylediğimde epey şaşırdı. ‘Hayran kaldığın şey nedir? ’ diye sordu. ‘Korunmuş Tarihi, mimarisi, atmosferi, enerjisi’ dedim. Ayaküstü birbirimizin ülkelerine methiyeler dizdik ve ayrıldık.
Merdivenler nihayet bitti. Edinburgh Kalesinin ve Royal Sarayının bulunduğu Kraliyet yolu anlamına gelen Royal Mile caddesine vardık
Royal Mile eski kentin kalbi diyebiliriz. Her yer turist, her köşe başı neşe ve heyecan. Castle Hill diye adlandırılan kale tepesinden şehrin manzarasını izlemeye gerçekten doyum olmuyor. Şehrin tarih kokan binalarının arasına mavi bir çarşaf gibi gerilmiş kuzey denizi, gökyüzü ile uyum içinde bir manzara şöleni sunuyor ziyaretçilere. Castle Hill’de herkes fotoğraflar çekerken ben dalıp gitmişim manzaraya. Yol arkadaşımın habersiz çektiği resimlerde fark ediyorum an ’da kayboluş halimi.
Royal Mile ’da her köşe başı sevinç uyandırıyor insanda. Bir yandan seyyar dondurmacının kapısında sıraya giren insanlar, diğer yandan kaleyi ve tepeden görünen manzarayı fotoğraflayanlar, yüzü İskoç bayrağı ile boyanmış savaşçı kostümü giyen adamla fotoğraf çekenler, alışveriş yapanlar, bir kenarda sessizce durup göğe yükselen gayda sesine kapılanlar, hafif esen kuzey rüzgârı, tepemizde gezinen bulutlar, gülümseyen yüzler…
Caddenin içlerine doğru yürümeye başlayınca karşımıza etekli bir grup neşeli adam çıktı. Mesele düşündüğünüz gibi değil. Bu ekose desenli, pileli yün eteklerin adı Kilt’tir.
Kilt, İskoç erkeklerinin düğün ve balo gibi özel günlerde giydikleri geleneksel bir etekmiş. Bu ülkede ulusal gururun ve aile ilişkilerinin sembolü olarak 16. Yüzyıldan günümüze kadar gelmiş. Kiltli ve neşeli gençler Turistler tarafından büyük ilgi gördü. Caddeyi yürüdükçe her köşe başında gayda çalan bir kiltli adama denk geldik. Gaydanın o tiz ve kendinden emin sesi geçmişi ve geleceği şimdiki zamanda buluşturuyor sanki.
Royal Mile’da gelenin gidenin hayranlıkla izleyip beraber resim çektiği Guinevere adında bir baykuş var. Bu uslu yırtıcı kuş ile fotoğraf çekmek isterseniz önce onunla tanışmanız gerekecek. Guinevere’nin gözlerine bakarak iyi bir insan olduğunuzu söyleyin ve sağ kolunuza alın. Şansınız varsa kolunuzda tıslamaz. Biz kendisi ile çok iyi anlaştık.
Princes Street Bahçeleri’nden bahsetmeden olmaz. Şehrin göbeğinde yemyeşil bir parktır. İnsanların alışveriş ve gezi yorgunluğunu atabileceği bir alan konumundadır. Tarih, ağaçlar, doğa, şimdiki zaman ve an…
Edinburg’daki yapıtlar arasında en ilgimi çekeni Scott Monument oldu. Karşısına geçip izleyene kadar eser hakkında hiç bilgim yoktu. Bilgilendirme tabelasını okuyunca bu eserin İskoç yazar Sir Walter Scott’a ait bir Victoria dönemi Gotik anıtı olduğunu öğrendim. Bu göz kamaştıran anıtın inşaatına 1840 yılının ağustos ayında başlanmış. Yani yazarın doğum yıldönümünde. Anıt dört yıl sonra tamamlanmış. Anıtın üzerinde çoğunlukla Scott'ın tarihi romanlarından karakterleri temsil eden 64 heykel bulunuyor.
İskoçya’yı ziyaret etmeden birkaç ay önce ‘Mary Kings Close’ yeraltı ile ilgili bir belgesel izlemiştim. O yüzden en görmek istediğim yerlerden biriydi. Ziyaret etmek için daha önceden yer ayırtmak gerekiyormuş. Bir saat sonrasına randevu verdiler lakin saat çok geç olmuştu ve biz yorgunduk. Mary King Close ziyareti başka bahara kaldı.
Avrupa’da tarihi, doğayı, iç içe geçmiş zamanları birbiriyle uyumla yaşatan bir başkent var mıdır Edinburgh’tan başka? Bana sorarsanız Edinburgh Avrupa’daki başkentlerin anasıdır.
Her sokağında tarihini yaşatan bir şehir düşünün. O şehrin okulları müfredata tarih dersi koymasa da olur. Bir şehrin göbeğinde huzurla salınan ağaçları düşünün. Dinlenmek için kafelerin değil ağaç gölgeliklerinin tercih edildiği bir şehir…
Günün son saatlerinde Glassgow’a doğru çıktık yola. İtiraf etmeliyim ki bu kadim başkenti keşfetmek için bir gün yeterli bir süre değil. Her anın tadı damağımda kaldı. Belki böylesi daha anlamlıdır.
Bahar Gök Barman

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder